Küçükken bacılarımla bir oyun oynardık: “Ünlü iş kadını” oyunu. Oyunun adından da rahatlıkla anlaşılacağı gibi biz ünlü iş kadınları olurduk. Evdeki kullanılmayan, eski telefonun tuşlarına basarak çatır çatır çalışırdık. Annemizin topuklu ev terliklerini giyerek oradan oraya koşardık. Bir yandan sohbet edip bir yandan hızlı hızlı bir şeyler yerdik. Lokantadaymışız, salatayla balık yiyormuşuz. Sonra tekrar koşmaya başlardık. Çünkü sürekli yetişmemiz gereken yerler vardı. Çünkü ünlü iş kadınlarıydık. Bu arada çalan telefonları bacım “Buyrun, ben ünlü iş kadını” diyerek açardı. Meğer o zaman geleceği oynuyormuşum da haberim yokmuş. Ama bir farkla. 😉

Dün her zamanki gibi güneşten önce kalktım. (Bu yeni saat düzeni havama hava katıyor. Sayesinde yaşlanınca rahatlıkla “Vıyy şinciki gızlar, gelinler de iş mi yaptıklarını sanıyo. Ben gencüken güneşten önce kalkar, güneş doğana kadar bir kova ütü yapar, gocamın kahvaltısını hazırlar, bebelerin beslenmesini koyar, çamaşırı yıkarıdım. Gençlikte sırtıma güneş doğmadı yeminlen. Hey gidi…” diyeceğim. 😉 ) Kızın ateşi vardı. Okula göndermedim. Önce oğlanı evden atıp, ardından da çanta ve beslenmesini atarak kapıyı kapattım. Kızın yanına döndüm. Ateşi vardı ama keyfi iyiydi. Kahvaltı hazırladım ona. Birlikte yemeyi çok istedi, ama benim yapmam gereken ufak bir iş vardı, halledeyim, geleyim dedim, bilgisayarı açtım.

Daha ben bir tuşa basamadan kız yanıma geldi. Kahvaltıyı yanımda etmek istiyormuş. Gönlü olsun diye kızın yanına gittim. O kahvaltı ederken öğle yemeğini bari koyayım dedim. Aradan çıksın.

Öğle yemeğini koymak için mutfağı biraz toplamak lazım tabi. Toparlamaya çalışırken kızın kahvaltısı bitti. Çizgi film izlemek için bilgisayarı istedi. Ay yok işim var bilgisayarda. Çok ufak bir iş ama. İşim bitsin, veririm.

Sıkılmış hanım abla. Önceki gün de okula gitmemişti. O günden kalan ödevleri yap bari dedim. İyice geri kalma. Ben bilgisayardaki işimi yapayım, sen de yanımda ödev yap. Kabul etti.

Mutfağı bıraktım, bilgisayarın başına döndüm. Tam o sırada kız ödev yapacak defteri, kitabı arıyor. Onu bulmasına yardım ettim. Yanımdaki masaya kuruldu. Ben de google chrome’u tıkladım. Kız soruyu anlamadım dedi. Yanıma geldi. Üzerinden anlattım. Anlamadı. Konuyu kavrayamamış. Bilgisayarı kenara koydum. Konuyu anlatayım, anlasın da o çalışırken rahat rahat işime bakayım ben. Nerdeee! Konuyu anlattım. Anlamadı. Tekrar anlattım. Heee dedi. Örnek soru verdim. Çözemedi. Şu sıralar sıkça anneliğin “uyumayan bebeği uyutma evresi” mi daha zor yoksa “matematikten anlamayan çocuğa matematik anlatma evresi” mi diye düşünüyorum. :/

Tekrar anlattım. Anlar gibi oldu. Konu da lanet bir konu. Kova, sürahi, bardak, şişe, fincan, cezve… sıvı hesaplaması yaptırıp duruyor. Biraz daha üzerime gelsinler, kıracağım tek tek hepsini, o olacak!

Soruları beraber çözerken çamaşır makinesinin alarmı çaldı. Evet, güneş doğmadan çamaşır atmıştım makineye. Asmam lazım. Kızı problemleriyle baş başa bırakıp çamaşırı alıp asmak için salona geçtim. Bu arada çamaşırın arasına peçete karışmış. Beyaz beyaz parçacıklar dökülüyor her çamaşırdan. İfrit oldum. Neyse sonra bi süpürge tutarım dedim, şimdi ufak bir işim var. Astım çamaşırı. Her yer ıslak, beyaz peçete parçası. :/

Geri kızın yanına döndüm. Ödev yapıyor. Fırsat bu fırsat, ufak işimi halledeyim. Bilgisayarı elime aldım. Chrome’a ne yazacağımı düşünürken aklıma sağlık ocağından randevu almak geldi. Kızın ateşi düşmüyor iki gündür. Bari doktora göstereyim. Randevu almak için sayfaya girdim, bizim doktordan randevu verilemiyormuş. Sağlık ocağını aradım, doktor mu değişti. Yok da sistem arızalıymış. Ben çocuk getireceğim, beklemek istemiyorum, kaç gibi gelsem dedim. Bomboş gelin dedi. A iyi. Hiç olmazsa aradan çıksın.

Bu arada ilkokullara form dağıtılmış. Sağlık raporu gibi bir şey. Aile hekimi dolduracakmış. Biz okulda yoktuk verildiğinde. Koşa koşa okula gidip alayım da gitmişken onu da halledeyim.

Bilgisayarı kapattım aceleyle evden çıktım. Rapordu, bilmem neydi, sağlık ocağına vardım. Tam o sırada bir telefon geldi. Birkaç arkadaş bana gelmek istiyor. Tabi buyurun dedim. Evde ikram edilecek bir şey yok. Pazardan alayım bari dedim. Kızla birlikte pazara girdim. Hemen yufka, kısır malzemesi falan derken bir telefon daha. Yayınevinden. Yeni kitabım çıkıyor marta inşallah. (Ay çok güzel bir kitap!) Onunla ilgili bir paragraf yazı lazımmış. E yazarım tabi. Şimdi eve koşarım. Hemen yazıyı yazarım. Sonra misafire ikram hazırlarım.

Alacağımı alıp eve koştum. Aaa misafir gelmiş kapıda bekliyor. Haydaaa. Daha ikram hazırlayacaktım yav size. Neyse aldım içeri. Yerlere parça pinçik peçete dağılmış, çamaşır asılmış salona!

Kusura bakmayın, falan. Bir şey hazırlayayım hemen. Yanlarında hazırlarım ne olacak. Zaten yabancı değiller. Mutfağımı görünce vazgeçtiler büyük ihtimalle. Yok ille yemeyecekler. Hurma ile zemzem yeter. E iyi. Biraz salonu toparlıyordum, Allah aşkına elleme, yabancı değiliz dediler. E ona da iyi. Oturduk biraz. Çocukların okuldan gelme vakti kalktılar.

Bu arada içim içimi yiyor. Bir paragraf yazmam lazım. Bir de yapmam gereken ufak bir iş var ama neyse onu hallederim bi ara. Şu paragrafı yazmalıyım önce. Yayınevinde bekliyorlar. Bilgisayarın başına koştum. Tel çaldı. Efendim? Yakın arkadaşım. Bebeği var. Bir aksilikler olmuş, ortanca kızı kreşte kalmış, bebekle çıkamıyor, alabilir misin diyor. Hmm. Tamam alayım. Bir koşu gider gelirim. Ama kızımı evde bırakamam. Yeterince sürükledim zaten hasta çocuğu. Ona yer ayarladım. Koştum.

Yolda tel. Bir komşusu alacakmış kızı. Gitmeme gerek yokmuş. E iyi. Geri döndüm. Kızımı aldım. Oğlan gelene kadar şu paragrafı yazayım. Kapı. Oğlan geldi.

Neyse gelsin, sorun yok, paragrafımı yazayım. Oğlan geldi yanımda miyavlıyor, “mamacıktım.” Acıkmış. Ay yemek de koyamadım ya. Ne versem bebeye? Azcık bir çorbam vardı. Onu ısıttım. Doymadı. Bakale, sen iki dakika sokakta oynasan, ben şu işimi yapıp sana güzel yemek hazırlasam olur mu? Olurmuş. Postaladım. Kız da ateşlendi, yatağa serildi iyice.

Harika çalışma ortamı. Bilgisayarı elime aldım. Kapı. Oğlan mı geldi ne? Misafir! Amanın! Bu sefer ağır misafir. Salona aldım. Evet, yerlere parça pinçik peçete dağılmış, don asılmış salona! Üstelik bu sefer bir önceki misafirin tabağı bardağı da ortada duruyor!

Kusura bakmayın, falan. Bir şey hazırlayayım hemen. Kırk yılın başı uğruyorsunuz. O da girişte mutfağı fark etti sanırım. Israrla lokma yemem dedi. Yemin verdi. Beni görmeye gelmiş. Ne zamandır istiyormuş, özlemiş. E iyi. Zemzem, hurma veririm. İki çene ettik kadınla. Bu arada gözüm saatte. İyice gerildim. Paragrafı yazmam lazım.

Neyse teyze kalktı. Kapıdan çıkardım. Paragrafa doğru koşuyordum ki oğlan. MAMACIKTIIIII!!! Vah benim gariban bebem. Gel gel, sefil oldun sokakta. Ona iki dakika bir şeyler hazırladım. O yerken bilgisayarın başına koştum. Bir şey yazdım yayınevi için ama off hiç istediğim gibi olmadı. Bu arada olmuş saat 5. İki gibi gönderirim demiştim. Gönderdim artık ne yapayım.

Kız uyuyor. Oğlan oyun oynuyor. Yayınevi işi de hallolduğuna göre şu ufak işimi yapayım dedim. Chrome’u açtım. Ay başım döndü o an. Aaa açım ayol. Sabah beri bir şey yemedim! Saat olmuş 5! Bir lokma ağzıma bir şey atayım. Mutfağa daldım, önceki günden kalan sasık salatayla bayat balığı ağzıma atıyordum ki telefon çaldı. Bacım. Naber abla dedi. Ay nolsun dedim yaa, sabah beri koş koş. Ufacık bir işim var bilgisayarda. Elim bile değmedi. Bak şu saat olmuş daha şimdi ağzıma iki lokma bir şey alabildim. “Ooo ünlü iş kadını oldun sen hepten” dedi. Güldüm. “Ünlü ev kadını oldum ben!” 😉

Devamı aynı hikaye işte… Bayıldım, daha fazla yazamayacağım.

Bugün Çarşamba. Saat 12:16. Kız yine evde. Şükür Allah’a, az sonra huzurlarınızda şu küçük işimi halledeceğim. Yani inşallah. 😉

Chrome’u açtım.

Üsküdar Kitap Fuarı yazdım. Resim arattım.

Resmi kopyalayıp yapıştırdım. Ve altına ekliyorum:

“Allah’tan bir mani çıkmazsa, 16 Şubat Cuma günü, saat 11:00-15:00 arası Üsküdar Kitap Fuarı’nda Timaş Çocuk standında olacağım. Şansı olan herkesi beklerim.”

😉

Paylaş: