Şimdiye kadar karşılaştığım bütün ikiz aileleri çocuklarımdan hangisinin baskın olduğunu sordu. Tuhaf bir soruydu bence. “Herhangi biri daha baskın değil,” diyordum. Onlar da hemen kendi evlerinde kimin baskın olduğunu, öbürüne neler ettiğini anlatıyordu. Ben de için için gülüyordum. İşin aslı, ben eşit davranırsan çocuklar arasında farklılık olmaz sanıyordum. Ne kadar da yanılmışım meğersem.

Çocuklar doğduğundan beri eşit davranacağım diye kendimi paraladım. Yeminle söylüyorum süt sağıp verdiğim dönemde damla damla ikiye böldüm sütleri. Kız yoğun bakımda serumla beslenirken oğlan süt alıyor diye, kızın hakkını buzdolabına kaldırdım. Daha bu en basiti. Duygusal olarak da eşit davranacağım diye süründüm. Birini öptüysem hemen öbürünü de öptüm. Birine sarıldıysam öbürüne de sarıldım. Dedim ya, vücudumu bile ikiye ayırdım, bir elimi, kolumu, ayağımı, bacağımı kızıma, komple öteki tarafı da oğlana tahsis ettim. Sırf ne için?? Aralarında haksızlık yapmayım, birine ne sağladıysam ötekine de sağlayayım, biri ezilmesin, öteki gerinmesin diye. Gel gör ki o kadar emek çöpe gitti. Küçük hanım evde egemenliğini ilan etti. Garibim oğlum da emir eri oldu çıktı.

Anladım ki iki çocuk arasındaki rekabette fiziksel güçlü olan değil de çenesel güçlü olan kazanıyor. E kadınların beyninde çift iletişim merkezi varken, erkeklerde bir tane varmış. Bunun sonucu olarak da benim kız çatır çatır konuşurken oğlan daha “Adam düştü paaaaatt” diye efekt yapıyor.

Kız bu gücünün farkında. Oğlanı oyum oyum oyuyor. Her dediğini yaptırıyor: “Amet şunu yap, Amet bunu yap, hayır Amet öyle olmaz!” Dün hanımefendi yastıktan yere yumuşak bir düşüş yaptı. Hiç istifini bozmadan olduğu yerden Bülent Ersoy kaprisiyle bağırıyor: “Ameeet, Mekki düştü, gel kaldır.” Amet de Anadolu’nun saf çocuğu, hemen koşup kaldırıyor.

Gece yatakta ikisi yanyana biberondan süt içiyor. Oğlanın genzine kaçtı. Çatır çatır öksürüyor, kıpkırmızı oldu, boğulacak çocuk. Kleopatra hiç istifini bozmadan olaya müdahale ediyor: “Amet, öksürme, Mekki rahatsız oluyor. Ameeeet öksürme diyoruumm. Öksürmeeeee.”

Hafta sonu babaannelerinden dönüyoruz, oğlan kapı açılır açılmaz apartman boşluğuna fırladı. Kızdan hemen bir müdahale: “Oğluuumm, ayakkabını giy.” Kendini gerçekten oğlanın anası falan sanıyor herhalde. Eline bir kitap alıyor, oğlana resmi soruyor. “Amet, bu ne?” “Dimazor.” “Aferiiin. Aferiiin.”

Amet’in konuşması da kızın öncelikli dertleri arasında. “Dıldız deme Amet, Yıldız de.” “Amet, şüppa deil, süüütt, süt deeee.” “Hayıııır, mumurta diiiill, yumurtaaaa.” “Amet, o turuncu deil, bak bu turuncu. O sarııı.”

Geçen çok üzüldüğüm bir şey fark ettim: Oğlan kızın yanında konuşmak istemiyor. Hani yabancı bir öğretmeniniz olur, sınıfta sizden daha iyi yabancı dil konuşanlar var diye bir türlü cesaret edip konuşamazsınız, ama siz de konuşmak istersiniz, teneffüslerde öğretmenin yanına gidip çat pat konuşmaya çalışırsınız ya aha işte aynı o durum. Sabahları kız daha uyurken oğlan hemen bir kitap alıp geliyor yanıma. “Amet okuyoo,” diyor. Başlıyor kendince anlatmaya. “Annea bu, annea bu,” diye herşeyi sormaya çalışıyor. Özel ilgi istiyor açıkçası. Kız varken de uzağımızda arabalarını sürüyor. Konuşmak için hiç uğraşmıyor. İçim burkuldu. Şimdiye kadar karışmayım kardeşler arasına dedim ama artık bu olaya da el koymanın zamanı geldi. Oğlan analığı damarıma fena basıldı. O oğlanı doğurup bu hale getirene kadar neler çektim ben, küçük bir cincine hayatta ezdirmem oğlumu. EZDİRMEM!

Paylaş: