Yirmili yaşlarımın başında bir bebek bakmıştım. Kırk günlükken bakmaya başladım, yanılmıyorsam on-on bir aylıkken bıraktım. Çok tatlı bir bebekti. Çok sevmiştim. Çok da usluydu Allah için. Gazı sazı yoktu. Uyku problemi yoktu. Tek sorun, annesinin sütü fazla yarıyordu, tombalağın tekiydi. Taşıması çok zor oluyordu. O bebek benim ilk bebek tecrübemdi. Gerçi aradan zaman geçince –hani anneler hep der ya- küçük bebek bakmayı unutmuşum. Gerçekten de bebek bakımıyla ilgili pek bir şey hatırlamıyordum. Ama taa o zaman öyle bir şey öğrenmişim ki aklımdan hiç çıkmadı, çıkacağını da sanmıyorum.

Ben bebeğin olduğu evde kalıyordum. Ayrı odam vardı. Bebeğin annesi sabah 8’de bebeği bana teslim edip işe gider, akşam 5’te gelirdi. Gelirken de hiç unutmuyorum şişe şişe süt sağıp getirirdi. Doğru düzgün bir şey yediğini de hatırlamıyorum. Çiğ çiğ ıspanak yerdi, süt yapıyor diye. Onun dışında geçiştirirdi öğünlerini. Neyse, ne diyordum? Hıı. Bütün gün bebek bakmaktan başka bir iş yapmazdım. Sadece bebeği teslim etmeden oyuncaklarını toplardım, kirlilerini ayırırdım falan. Ufak tefek şeyler yani. Bebek dışında evde hiçbir sorumluluğum yoktu. Ama akşama kadar canım çıkardı. Bebek zor değildi, ev işi yapmıyordum, peki niye bu kadar yoruluyordum? Vallahi bilmiyorum. Annesi gelmeden o gün neler yaptığımızı, kaç kere altını değiştiğimi, ne kadar yedirdiğimi, öğrendiyse yeni bir şeyi… not alır buzdolabının üzerine asardım. Sırf konuşmak zorunda kalmayım diye. Konuşmayı bırak ağzımı açacak halim kalmazdı.

Annesi geldiğinde “Günümüzün nasıl geçtiğini sorardı,” “Buzdolabına yazdım,” derdim. Bebeği verir vermez odama koşar, -en güzel ifadeyle- zıbarırdım. Beş saat uyurdum ki kendime gelebileyim. Beş saatin sonunda gözümü açar, aklıma aç olduğum gelir, akşam yemeği için mutfağa giderdim. O saate hâlâ içeriden bebeğin sesi gelirdi. Ve annesinin de neşe dolu sesi. Nasıl bıkmazdı, yorulmazdı o kadın. Nasıl bir enerjiydi o. Hayret ederdim. Evde bir de yedi yaşında, ilkokul bire giden bir kız vardı. O da ilgi isterdi, ödevine yardım isterdi, annesini özlerdi, çan çan çan çenesi hiç susmazdı. Ama annesi ona da yetişirdi, bebeğe de. Bu arada babaları başka bir şehirde çalışıyordu. Sadece hafta sonları falan gelirdi. Yani anneye hiç yardımı yoktu. Haftada bir, bir kadın ev temizlemeye gelirdi. Yalap şap yapar giderdi. Evde bir de hiçbir işe elini uzatmayan, anca TV izleyip kapris yapan bir de anneanne vardı. Kadıncağız bütün bunlar yetmezmiş gibi anasıyla da uğraşırdı. Okurken bile insanın iflahı kesiliyor, değil mi?

Anneyi çok zaman yorgun görürdüm. Saçları yağlanırdı, gözlerinin altı torba torbaydı. Yüzü çöküktü. Ama konu çocukları olunca hep gülerdi. O enerji nereden geliyor acaba diye düşünürdüm.

Sonra etrafımdaki başka anneleri izledim. Hepsi de özellikle ilk yıllarında çok zorluklar çekiyorlardı. Üstelik çalışıyorlarsa, bir yardımcıları yoksa halleri harap oluyordu. Ama hepsi de dayanıyordu. Bebeğiyle ilgilenecek enerjiyi buluyorlardı. Acaba nasıl diye düşünüyordum. Sonra kafam dank etti. Allah, çocuk doğurunca kadını enerjiyle dolduruyor, dayanma gücünü artırıyor diye düşünmeye başladım. Kendi bebelerimden sonraysa bu konuda hiçbir şüphem kalmadı.

Ben ufak tefek bir insanım. İnsanın iş buyurmaya kıyamayacağı tipten. Allah biliyor, annem bize pek iş yaptırmadı. Öğrenciyken annemlerden ayrı kaldım, yemeği falan orada öğrendim. Nöbet usulü ev temizlerdik. İşte orada ne yaptıysam onunla evlendim.

Benim gece 11’den sonra hayatta kafam çalışmazdı. Millet final zamanı sabahlar ya, benim 12’yi gördüğüm bile olmamıştır. E çalışmayan kafayla otursam ne olacak. Zaten 8 saat uykumu almazsam hayatta ertesi gün bir işe yaramazdım. Kafamı bütün gün bir oraya bir buraya koyardım. Baş ağrım hiç geçmezdi.

Sonra çabuk hasta olurdum. Her sene bir iki hafta deli gibi hasta olur, yataktan çıkamazdım. Onun dışında kâh karnım ağrır, kâh sırtım ağrır. Anam rahat batıyor der, belki de haklıydı bilemiyorum.

Ayy bir de sabırsız, çok aceleci, bir tiptim. Kendimi de etrafımdakileri de yerdim.

Ha bir de çok midem bulanırdı. Her şeye midem bulanırdı. Yolda birinin sümkürdüğünü görürüm, ööögh ööögh öööögh kendime gelemem. Biri bir şey anlatır. Böööögghhh geberirim. Midemin bulandığını hatırlarım yine bulanırım. Bulantıdan bir şey anlatamam. Doktora da gittim, midende bir şey yok sorun kafanda dedi. İşte o kafayı hiç değiştiremedim.

Aradan yıllar geçti. Yirmili yaşlarımın sonunda ikizlerim oldu. Yaklaşık on dokuz ay geçti doğumlarından. Şu zamana bakıyorum da ne kadar değiştim. Maşallah diyeyim, kıçımı kaşıyayım, nazar değmesin cep herkülü oldum valla. Bebeklerden sonra en çok duyduğum cümle “Sen nasıl dayanıyorsun?” oldu.

E kolay değil iki bebek bakmak. Bırak günde sekiz saati, uzun süre haftada sekiz saat uyuyamadım. Ama yine ayaktaydım. Gece sabahlara kadar bebe sallamaktan topuklarım şişti, sırt pışpışlamaktan kollarım uzadı. Ama yine ayaktaydım. Hatta dün gece bir yandan oğlanı ayağımda salladım, bir yandan kızı pışpışladım, yatış bozukluğundan tüm omurgam ağrıdı, hatta omurilik soğanımın cücüğünün bile sızladığını hissettim de bana mısın demedim.

Ne zaman bir yere gitsem, biri bana gelse benim dışımda etraftaki herkesin başı tutuyor. Hatta bazıları bana üzülmekten gece uyuyamadığını söylüyor. Oğlum ateş parçası, bir havada, bir suda, bir yerde görünüyor. Kızım kapris kumkuması. Mik mik mik mik insanı içinden kemiriyor. Ama ben yetişiyorum. Kızmıyorum, bağırmıyorum, asla hırpalamıyorum –tamam bir iki kere etlerini çimdirdiğim oldu- ağlamıyorum, delirmiyorum, sadece problemi çözmeye çalışıyorum. Bu arada bol bol “Ayyy nasıl dayanıyorsun” dendiğini duyuyorum. İşte o zaman kendimi süper anne gibi hissediyorum. Daha bir enerji doluyorum.

Bu arada bebeler doğduğundan beri evimizden acillik vaka eksik olmadı ama ben –maşallah sübhanallah- bir kere hasta oldum, onu da hafif geçirdim. Üstelik hastayken tek derdim yatıp uyumak değil bebelerime bulaştırmamaktı. Şükür bulaşmadı da.

O aceleci insan gitti, yerine yeni biri geldi. Önceden tık dediğinde kapıda hazır olan benim hazırlanmam saatler sürmeye başladı. O bebeği hazırla, bu bebeği hazırla, birinci altına yaptı, değiştir, ikinci acıktı, doyur, ikinci kustu, üst baş değiştir, bebek çantası, hayda şimdi de birinci mi uyudu, bekle sakın uyandırma, ikincinin gazı mı tuttu, bisiklet hareketi yaptır, bu arada sen ne giyeceksin? anahtarı nereye koymuştun, yavrum sen niye ağlıyorsun şimdi… derken kapıdan çıkmam saatleri bulur oldu. İnanılmaz ama oralı bile olmuyorum.

Sabrımsa ohoooo. Kaf dağına ulaştı. Küçük hanıma bir kase kuskusu teker teker yedirir oldum. Küçük bey öyle istiyor diye kaşığına barbunyaları teker teker koyuyorum. O ağzını bulup da içine koyarsa ne âlâ. Düşürürse tekrar alıyorum, tekrar koyuyorum. Böyle böyle bir tabak barbunya yediriyorum.

He bulantılarım mı? Valla sabah bir yandan tostumu yerken kızın b.klu bezini değiştiriyordum. Arada çayımı yudumlamayı da ihmal etmedim. Siz düşünün ne durumda olduğunu.

Kısacası mavi taytım, kırmızı pelerinim ve donum yok ama bebelerimle birlikte süperkadın oldum ben. Tıpkı her anne gibi. Allah aşkına, bu Allah’ın işi değil de ne?

Paylaş: