İnsan elindekinin kıymetini kaybedince anlıyor. Kayseri’de benim yaşadığım yerde, benim yaşadığım zamanda birbirine paralel uzanan iki şeritli dört yol vardı. Üzerlerinden saatte bir otobüs geçerdi. Onun dışında araba görünmezdi. İstanbul’a bir akşam vakti geldik. Binlerce araba farını bir arada görünce dilimi yutuyordum neredeyse. O günden sonra trafik çilesi hayatımızın sıradan bir parçası oldu.  Sürekli söylendik durduk trafikle ilgili. Tabi bunun da bir kıymeti varmış, bilememişiz. Saatlerce köprü kuyruğunda kalmanın, iki damla yağmur yağdığında trafiğin felç olmasının, yol verme yüzünden koca koca adamların arabadan inip birbirlerine yumruklaması beklemenin, günün yarısının otobüsün yolunu gözlemekle, öteki yarısının da otobüse sığmaya çalışmakla geçmesinin…  çok da abartılacak bir şey olmadığını geç anladım. Evet, asıl trafik çilesi bebelerden sonra başladı!

Kimi bebe arabaya oturunca fıs diye uyur. Hatta uyusun diye bebesini arabayla tur attıranlar vardır. Benimkiler hiç onlardan olmadı. Hatta arabaya bindirebilmek için önce uyutur, sonra onlar uyanmadan dörtlüleri yakarak gideceğimiz yere ulaşmaya çalışırdık. İlk senem sıkışık trafikte arka koltukta iki araba koltuğu arasında pres olurken önde oturan kaltak ikiz arabasını kıskanarak geçti. Ön koltuğa terfi almam epey zaman aldı. Ön koltuğa geçtim de ne oldu sanki? Sadece yerim değişti. Sürünmeye aynen devam. Yol boyunca arkada çığlık çığlığa bağıran iki bebeyi sakinleştirmek için ön koltukta ters döner gideceğimiz yere kadar türlü şaklabanlıklar yapardım. En çok reytingi de yandaki otobüslerden alırdım. Bir gün bir baktım, tüm otobüs cama yapışmış sırıtarak beni izliyor! İşte o günlerde anladım arabada zırlayan iki bebe yoksa e-5’te trafikten kontak kapatmanın çok da mühimsenecek bir şey olmadığını!

Bebeler biraz büyüyünce zırıltıları kesildi, bu sefer de çeneleri başladı. Arabanın kontağının çalışmasıyla bunların çenelerinin devreye girmesi ne hikmetse hep aynı saniyeye rastlıyor. Aman bir konuşuyorlar, vır vır vır! Her şeyi soruyorlar, her duruma laf yetiştiriyorlar, bir saniye susmuyorlar. Hadi arabayı babaları sürerken neyse de bir de ben sürerken konuşmaları yok mu! Hele de ben cevap verene kadar aynı şeyi binlerce kez tekrar etmeleri! Aha işte trafik çilesi tam olarak bu oluyor!

Dün sabah ailece yola çıktık. Çene eşliğinde babalarını iş yerine bıraktık. Şoför koltuğuna geçtim. İstikamet Anaevi Dinlenme Tesisleri! Daha koltuğa kıçımı koymamla sorular başladı: Niye koltuğu öne çektim, aynayı niye değiştirdim, baba nereye gitti, niye bizimle gelmiyor, ne zaman gelecek, anneannede ne yapacağız… He hö diyerek savuşturuyorum ben de soruları. Çok üstüme düşerlerse en ciddi ve ikna edici ses tonumla “Aaaa qurban olduğum Allah öyle yaratmış, yavrum,” deyip geçiştiriyorum. Çene saati mi şimdi? Trafik var! Hem aramızda kalsın ehliyetim de ne zamandır kayıp. Kim bilir bebeler nereye attı. Ama Allah korusun bir şey olsa polis çevirse ehliyet sorsa planım hazır: kayıp olduğundan haberim yokmuş gibi önce çantayı karıştırıp biraz vakit kazanacağım, sonra bebelere döneceğim, “Eşek kafalılar, ne yaptınız len benim ehliyeti” diye fırça kayacağım sonra da en acıklı halimle polise dönüp, “Bu bebeler ben de akıl mı bıraktı memur bey?” diye hafif zırlayarak cezadan yırtmaya çalışacağım. O yüzden de tedirginim. Çok dikkatli sürüyorum. Tabi bu sırada arabada çene tüm hızıyla devam ediyor:  Bu ambulans niye geçti, nereye gidiyor, niye siren çalmıyor, niye ışıkları yanıp sönüyor, içinde hasta mı var, hasta niye hasta olmuş, hastanın evi ne renk, oradaki polisler niye arabadan inmiş, birini mi bekliyorlar, hırsız mı var, biz de hırsızı görebilir miyiz, hırsız eve mi girmiş, biz şimdi köprünin altından mı geçtik tünele mi girdik, niye bu araba kırmızı… Çeneleri biraz kesilsin diye çubuk krakerle yemledim. O da engel olamıyor ki yemin ederim, sürekli bir vır vır… Biraz sonra da çubuk krakerin yan etkisiyle ANNEA SUUUUUUU çığlıkları! Lan suyun sırası mı şimdi? Trafik var yavrum. Sustur susturabilirsen. Zor bela elimi çantama attım, suyu çıkardım, açtım, verdim, arkada bir kavga gürültü, sen içeceksin, ben içeceğim, haydi sular dökülür, tekrar bir kavga gürültü, sen döktün, ben döktüm… İçine tükürdüğüm trafik de gıdım gıdım ilerliyor. Hadi ben anama gidiyorum, kaç gündür evde çatladım, millet niye dökülmüş yola? Herkes de beni bekliyordu sanki. Bu sırada arka koltukta cam açma kavgası, içeri yağmur dolar, açılan camı geri kapatmayı beceremezler, tekrar kavga gürültü… Biri ötekine eşek der, vay sensin eşek, benim eşek, tekrar kavga gürültü, tükürükler havada uçuşur… Allah’ın belası trafik de bir türlü ilerlemiyor! Arabada her an bir atraksiyon. Flash TV mübarek…

İşte o sırada hiç olmayacak şey oldu, göstergemde bir şey yanıp sönüyor. Lan bu ne? Alaattin’in sihirli lambası gibi bir sembol. Cin mi çıkacak acaba? Ne yapacağımı bilemedim. Ciddi bir şey mi ki? Sağa çeksem mi? Çeksem ne olacak? Sanki motoru açmayı biliyorum. Hem açsam ne olacak? Sanki anlayacağım? Kocama tel açıp ağlasam mı? Bu trafikte adamın gelmesi bir saati bulur. Biz şuraya zor geldik. Görmemezlikten gelsem? Ya bir şey olursa? Motor yanarsa? Ertesi gün gazetelere “Puhahaha kadın şoför arabayı yaktı” diye meze olmak da var. Camı açıp yan arabaya bağırsam “Kardeeeeeeeeş, bakale bişi yanıyor burada.” İyi de yanan göstergeyi nasıl tarif edeceğim? Alaaddin’in sihirli lambası gibi olan desem adam bir şey anlar mı? Erkek kısmısı edebiyattan ne anlar? Hem şu göstergeleri niye daha anlaşılır yapmazlar sanki? Yaz kardeşim üzerine, YAĞ de SU de MOTOR de neyse derdin de işte. Hatta açık açık söyle: “Appa motor yağ yakıyor” de. Uyduruk uyduruk çizmişsin, hiç anlaşılmıyor ki ne demek istediğin! Bu arada çile bir olsa da ona yansam keşke. Bebeler de hiç susmuyor. Tıp oynayalım diyorum ona da yok. Şeytan dedi çek sağa, bırak bebelerle arabayı, bin metrobüse arkana bakmadan kaç! Tüh keşke akbili yanıma alsaydım.

Hasbinallah çekerek yola devam etmeye çalışıyorum. Benim gösterge hâlâ kırmızı kırmızı yanıyor. Ne demek istiyor acaba? Arabaya bakıyorum, duman falan yok çok şükür. Kafamdan acil durum planı yapıyorum: Bir şey olursa dörtlüleri yak, bebelerin kemerini aç, bebeleri al, imdaaaat diye bağır, kaç! O sırada biraz ileride sağda çekici gördüm. Trafiğin niye böyle olduğu belli. Araba kalmış yolda. Başında polis. Arabayı çekiyorlar. Hemen dedim gideyim, çekicinin önünde durayım, polise “Memur Beeeeyyy, arabada bişi yanıyo, bi bakar mısınız sevabına,” diyeyim. Ay dalga geçecekler kesin. Geçerlerse geçsinler. Arabanın yanmasından iyidir. “Sen ehliyeti nereden aldın apla,” diyecekler. Aha iyi aklıma geldi, ehliyet de kayıp! Çeksem mi çekmesem mi diye düşünüyorum, çekeyim ulan dedim, ne olacaksa olsun. Daha annemin evine dünya kadar yol var. Yolda bir şey olmasından iyidir. Sinyalimi verdim. VE SAĞ ŞERİDE GEÇEMEDİM! O sıra trafik açıldı. Arabalar akmaya başladı. Ve ben de onlarla birlikte ister istemez sürüklendim. Çekici geride kaldı şimdi. Bebeler kavgaya tutuştu. Oğlan çekiciyi görememiş, geri dönecekmişiz. Kız tutturur yok geri dönmeyelim, anneanneme gidelim. Ben beyin fonksiyonlarımı yitirmek üzereyim. Son kalan fonksiyonlarımla hâlâ ne yapacağımı düşünüyorum. Sağa çeksem, koşarak çekicinin yanına dönebilir miyim? Ya da bir benzinlik bulup da mı girsem? Anama da daha çok var. Lan dedim görmemezlikten geleyim, basayım gideyim, hadi Allah yolumu açık etsin, gazı kökledim. Çaktırmadan göstergeye baktım ki o da ne? Söndü! Uyarı ışığı söndü! Aaa sevincimden ağlayacağım valla. Son sürat gidiyorum anama. Bebeler hâlâ vır vır. İyice de sıkıldılar. Koltuklardan kalkmaya çalışıyorlar. Tekrar kavgaya tutuştular. Hiç durun susun demedim, yiyin ulen birbirinizi! Canımı yediniz zaten be!

Anama bir düştüm ki amanın dizlerimde derman kalmamış. Sırtım ter içinde. Gözlerimin beyazı kırmızıya dönmüş. Kulaklarım uğulduyor. Bağırıp çağırmaktan sesim kısılmış. Şimdi siz söyleyin, tekrar ben eve nasıl döneceğim? Bu trafik çilesi çekilir mi? Sizce de en mantıklısı bebeler büyüyene kadar Anaevi Dinlenme Tesislerinde kalmak değil mi?

alaaddin'in sihirl yağdanlığı

alaaddin’in sihirl yağdanlığı

Paylaş: