Epeydir gıcık oluyorum sosyal medyaya. Bol laf dalaşı, kavga kıyamet amaaan. Hele belirli gün ve haftalarda iyice çığrından çıkıyor. Herkesin mesaj verme telaşı.  Farklı şekilde söylenmeye çalışılmış binlerce aynı laf. Kelimelerin yerini değiştirmişler, al sana süper düşünce. Olur ya karşı görüş olur, farklı bir şey düşünen çıkarsa hurraaaaaaaaa saldırın! Küfür, küfür, küfür. Iyy yemin ederim açasım gelmiyor hiçbir tarafı.

Bugün de 8 mart, açmış bulundum, yıllardır değişmeyen teraneleri okuyorum. Bir işte çalışmayan kadına bidon muamelesi yapanlar mı dersiniz (bütün gün evde oturuyorlarmış! Bütün gün evde oturarak gece yatağa girdiğimde bacaklarımın zonklamasından uyuyamamayı nasıl beceriyorum acaba?) / kadınlarımız petrolden kıymetli diyenler mi dersiniz (varil fiyatımız hızla yükseliyor ;)) / kadınlar çiçektir, melektir, dağda gezen inektir muameleleri mi dersiniz, bugün sizin gününüz değil embesiller, emekçi kadınların günü, hadi hadi ikileyin muameleleri mi dersiniz… Ay okuldan da büyük çoğunluğu erkek olan öğretmenlerimiz ağız tadıyla kadınlar gününü kutlasınlar diye yaprak sarması, kuru dolma, patates salatası, börek, kek siparişi geldi.  Üzerine de bilumum çaydanlıkçıdan, leğenciden, lazımlıkçıdan kadınlar günün kutlu ossun appa, indirim var gelele mesajı aldım. Bir de overlokçu ayağıma geldi mi tamamdır! 😉

Gündemle ilgili hiç yazmam malumunuz. Ama bugün elimde hazır yazı vardı, koyayım dedim. 😉

Geçen sene yanılmıyorsam bu vakitlerde Nihayet Dergisinde çıkmıştı yazım.  Günün anlam ve önemine çok uygun buldum, iki de siz gülün istedim. 😉

Ev Opis 

On seneden az biraz fazla zamandır evden çalışıyorum. Mütercim-tercümanlık mezunuyum. Gerçi bölümü seçerken hayalim çok farklıydı. Tercüman olup dünyayı gezecektim sözde ama en sonunda kendimi mütercim olup iki metre karelik odada çeviri yaparken buldum.

Aslında iki metre karelik odaya tıkılmadan önce dışarıda çalışmak için çeşitli denemelerim oldu. Evlenince merkeze uzak bir yere taşınmıştım, evet, ama işe uzağız diye eve mi tıkılalım?!

İlk iş görüşmesine üç otobüsle gidip ikinci iş görüşmesi sonrasında eve dönerken yolda kaybolunca merkezde iş fikrinden hızla uzaklaştım. En iyisi evime yakın bir yer bulmaktı. Buldum da! İnternetteki ilana göre yakınlarımda bir çeviri bürosu çevirmen arıyordu. Bir minibüslük yol. E harika!

Telefondan büronun adresini aldım. Gittim. Büro dediğim de bir göz odaymış ha. UFO’yla ısınıyor! İçinde de iki kişi var. Komşu Melahat abla görünüşlü bir kadın ile gözleri mel mel bakarak bilgisayar başında oturan genç bir kız.  İnternetteki tek taraflı mikrofonlu kulaklık takan, genç, güzel, şık insanların sırıtarak baktığı, altında da “Yeni ofisimiz için takım arkadaşları arıyoruz” yazılı ilanı görünce hayal ettiğim yer böyle değildi doğrusu.

İnanmayacaksınız biliyorum ama yine de yazayım: İş görüşmesini çeviri bürosunun sahibinin karısıyla yaptım. Evet, Melahat ablayla. Aslında ev hanımıymış ama şirkette adam yokluğundan CEO olmuş. Kocası öteki büroya bakıyormuş da. Kadın karşımda bileziklerini şıngırdata şıngırdata örgü örerek –vallahi billahi tallahi- bana işi anlattı.

Efendim, sabah sekizde iş başı. Akşam altıya kadar büroda çeviri yapacağım. Bu arada namusum ve şerefim üzerine yemin ettirecekler bana, noterde ya da mahkemede falan lazım olursam koşa koşa oraya gidip sözlü çeviri yapacağım. O günlerde bürodan çıktım diye günlük yazılı metin çevirisini yetiştiremezsem akşam mesaiye kalacağım. Mesai ücreti diye bir şey henüz yok ne yazık ki. Bu büroyu yeni açtıkları için biraz elleri sıkışık. Ama işleri düzene koyduktan sonra mesai ücretini düşünebilirler.

Evimin nerede olduğunu sordu. Söyleyince sevindi. Evet, yol parası da yok. Zaten evime yakın olduğu için yürüyebilirim.

Yemek konusuna gelince…  Kadın bir kez de alıcı gözle beni süzüp, yemeği dert etmememi, orada diğer takım arkadaşlarımla (yani kendisi + bilgisayar başındaki kız) bir şeyler pişirip yiyeceğimizi söyledi. Zaten zayıf olduğum için yemeğe düşkün olamayacağımı düşündüğünü eklemeyi de ihmal etmedi.

Bu arada hafta içi beş gün, Cumartesi de öğlene kadar çalışılıyormuş. Cumartesi öğleden sonra da sırayla bir bilgisayardaki kız bir ben ofisin tozunu da alırmışız artık. Genç kadınmışız, erinecek değilmişiz ya.

Evet, şartlar gerçekten moral bozucuydu. Ama müjdeyi de sona saklamış kadın: Bütün bu şartlara uygun çalıştığımda ASGARİ ÜCRET’le ödüllendirileceğim. OLEEEYYY. Üstelik birkaç ay içinde sigortamı yapmayı da düşünebilirler. OLEEEYYY! OLEEEYYY! OLEEEYYY!

İş görüşmesinden kös kös eve döndüğümde vallahi ne yalan söyleyeyim iki metrekarelik odam gözüme saray gibi göründü. UFO’suz da gayet sıcaktı. Üstelik öğle yemeğimde lokmam da sayılmayacaktı. Cumartesileri de kendi odamın tozunu alırdım. Zaten genç kadındım, erinecek değildim ya.

Böylece dışarıda çalışma dosyasını tamamen kapatıp evde çalışmaya başladım. Artık sabah kocayı işe salınca bilgisayar başına oturuyor, akşama kadar tıkır tıkır yazıp duruyordum. Hatta bazen akşama kadar çalışmam yetmiyor, aldığım işi yetiştirebilmek için gece yatmadığım ya da imsak sökmeden kalktığım oluyordu. Özellikle iş teslim tarihine yaklaştıkça yemiyor, içmiyor, uyumuyor, sadece çalışıyordum. Evin halini siz düşünün artık.

Bu arada tekrar hatırlatayım ki yeni gelindim ve konu komşu bana gelmek, nereliyim, kocam nereli, ne zaman evlendik, nasıl tanıştık, düğünde ne takıldı, hemen çocuk düşünüyor muyuz… gibi konularda malumat almak istiyordu. Beni nerede görseler “Bir gün sana gelmek istiyoruz” diyorlardı.

Ben de onlara çalıştığımı, pat diye misafir kabul edemeyeceğimi ama bir hafta öncesinden haber verirlerse seve seve ayarlayabileceğimi söylüyordum. Çalışıyorum diyordum ama kimse beni işe giderken görmemişti. Nasıl oluyordu bu iş?

Bir gün çardakta çay içmekte olan komşularıma yakalandığımda sorular üzerine kamuoyunu bilgilendirme ihtiyacı hissettim. Onlara evde çalıştığımı, çevirmen olduğumu söyledim.

Evde çalışmam kadınların çok hoşuna gitti. Oh oh. Ne güzel! Oturduğum yerde para kazanıyordum. Özellikle hâkim beyin hanımı, (öyle hitap ediyorlardı ona, adını hiç öğrenemedim) çalışıp kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum diye çok sevindi. Aferin bana! Hem kocamın eline bakmıyor, hem evimin işini, akşam yemeğini aksatmıyordum. O an aklıma son üç gündür aynı makarnayı ısıtıp yediğimiz geldi. Bir de evin döküm döküm dökülen hali.

Çaktırmadım.

O günden sonra epey sükse yaptım kadınlar arasında. Özellikle hâkim beyin hanımı benimle gurur duyuyordu. Hem para kazanan, hem evini, kocasını ihmal etmeyen, eğitimli, çalışkan, hanım kadın olarak beni parmakla gelinlere, kızlara örnek göstermekten geri durmuyordu. Benim de hoşuma gidiyordu doğrusu. Birazcık hava kimi öldürmüş? Şişinip durdum. Ta ki foyam meydana çıkıncaya kadar!

Bir gün yine bilgisayar başındayım. Projeyi teslim etmeme az bir zaman kalmış. Ev evlikten çıkmış artık. İşi teslim eder etmez enkaz kaldırmaya başlamam lazım. Yorgunluktan acıyan gözler ve aynı pozisyonda oturmaktan kireç tutmuş omurgamla bilgisayar karşısındaki kim bilir kaçınca saatim. Kapı çaldı.

Allah Allah, hayırdır kim olabilir bu saatte?

Korkarak göz deliğinden baktım. Eyvahlar olsun, hâkim beyin hanımı!

Son sürat koridordaki bütün döküntüyü odalara tepip kapılarını çektim. Kapıyı azcık aralayarak “Aaa buyurun teyzecim,” dedim. İçeri girmek isterse “İş yetiştiriyorum, müsait değilim,” diyeceğim.

“Ay canımcım, aşure yapmıştım, sana da getirdim.”

Oh içeri girmeyecekmiş. Adama akşam yemeği diye çıkaracak bir şey bulmuş olmanın mutluluğuyla kâsedeki aşureye elimi uzattım.

“Ah niye zahmet ettiniz, çok teşekkür ederim” dedim kibarca.

“Canım kasemi boşalt da ver. Bak süsünü bozma ama boşaltırken. Şu yanından kaydırarak koy. En iyisi dur ben koyayım, bozulmasın, çok uğraştım.”

Haydaaa! Kadın eve girerse, çıkışı geri bulamaz.

“Yok yok ben koyarım,” dedim can havliyle. Kâseyi çektim aldım.

Şimdi kapıyı kapatsam, yüzüne kapatmış gibi olacağım. Çok ayıp. Kapatmasam kapı arkamdan açılacak. Evin hali görünecek. REZALET!

En mantıklısı ışık hızıyla mutfağa gidip, boş bulduğum ilk kaba aşureyi boca edip, kapı açılmadan geri dönmek.

Arkamdan kapı açılırken koşarak mutfağa gittim. Boş kap bul da koy koyabilirsen. Kap kacak ya lavaboda su altında ya tezgâhta yağ içinde. Ona mı koysam, buna mı koysam diye bakarken “Ah canım, süsünü bozmadan koy e mi?” diye kadın kapının aralığından tekrar seslendi. Sonra da ben beceremem diye kapıyı açıp içeri girdi!

Mutfağın kapısında kadınla göz göze geldik! İçeriyi gördüğü andaki bakışını hiç unutamam. Bir an önce bu sahnenin kapanması için langırt diye ilk bulduğum kaba aşureyi döktüm, kabı suya tutup, kahverengileşmiş bir sarı bezle de kurulayarak kadına geri uzattım.

Kadın elimden içi dolu lazımlık alır gibi bir bakışla kâseyi aldı. Ve gitti.

Gidiş o gidiş.

Bir daha ne komşular bana gelmek istedi, ne hâkim beyin hanımı beni parmakla gösterdi. Hâlâ merak ederim, acaba kadınlara ne söyledi. 😉

Paylaş: