“Leylek havada” diye başlayan “gezme sezonumu açtım” diye biten bir önceki yazım üzerine millet hakikaten iyi tırsmış olacak ki bir yiğit de çıkıp “Anam, canın sağ olsun. Buyur bize gel,” diyemedi. 🙂 Hatta bırakın daveti dut yemiş bülbüle dönüp yorum bile yazamadı kimse. Bir beğeni tıkı bile alamadım! Yani bakıyorum cumadan beri 400’ün üzerinde okuyan çıkmış yazıyı çıka çıka eski arkadaşım Pınar, “Aman sakın bize gelme” temalı bir yorum atmış. Bir de sevgili ikiz annesi Zeynep var. O da derdimi paylaşmış. Bitti. Bu kadar korkutacağım aklıma gelmezdi yahu. Ama güzel bir haberim var. Artık derin bir nefes alabilirsiniz! Gezme sezonumu fena halde kapattım. Bundan sonra kolay kolay evden çıkmam. Niye mi? Okuyun bakın daha sezon başında başıma neler geldi.

Cumartesi sabahı anama düştüm iki bebeyle. Oradan iki kapı yaptım. Sonra kocamla oyuncakçıya gittik. Biz bebeler doğalı pek oyuncak almadık. Hediyelerle ve ana sponsorumuz olan ağabeyimin oğlunun eski oyuncaklarıyla idare ettik. Uzun zamandır alınacak oyuncaklar listesi hazırlıyordum. Nihayet o gün geldi. Bebeleri toptan doğurmuş olmanın verdiği gazla oyuncak toptancısına gidip iki senelik toptan bir alışveriş yaptık. Bizim araba zaten minnacık, oyuncakları da içine doldurunca oturacak yer kalmadı. Akşam eve dönecekken bebelerin araba koltuklarını bazı oyuncaklarla birlikte bagaja teptik. Ön koltuğa da bilumum oyuncaklarla birlikte kocamın oğlumuz için aldığı devasa kamyonu koyduk. Kamyon o kadar büyük ki sanırsın bizim adam onunla işe gidecek. Arkada koltuğun bir ucunda ben oturuyorum. Ayağımın altında bebek çantaları olduğu için bağdaş kurdum. Bebelerin ikisi birden dizimde. Yanımda yine bilumum oyuncaklar, en tepede de tahterevalli! Anlayacağınız arabada en rahatı kocam. Yeri garanti nasıl olsa. Ben üzerimde zıplayan iki bebenin baskısını geçtim, bir de oyuncak baskısı yaşıyorum. Yokuş çıkarken öndeki kamyonun kasası küüütt diye kafama iniyor. Sağa viraj dönerken bu sefer tahterevalli üzerime yatıyor. Sola viraj alırken tahta oyuncaklar böğrümü deliyor. “Aaah uhh” diye inleye inleye yol alırken asıl olmayacak oldu! Benzin bitti! Baktım araba hızla yavaşlıyor. “Ne oluyor yahu” dedim. “Durdu araba” demez mi kocam. E-5 üzerindeyiz. Sicim gibi yağmur boşalıyor. Zaten akşamın bir yarısı. Hava karanlık. Emniyet şeridi tabi ki yok. Gidebildiğimiz kadar sağa gidip durduk. Arkadan kornalar. Kocam uğraşır, uğraşır, araba çalışmaz. Adam zaten arabadan çok anlamaz. “Benzin bitti galiba” dedi. Meğer gösterge ne zamandır arızalıymış. Benim haberim bile yok. Kocam indi, reflektör açtı. Daha yirmi saniye olmadan arkadan gelen bir araba ezdi geçti reflektörü. Bebeler zaten yolu sevmez. Durunca da iyice bunaldı. Bağrışmaya başladı. Ben korkumdan arka camdan bakamıyorum. Ne zaman göz ucuyla dönsem bir far gözüme giriyor, ardından fren sesi ve korna. Kocam geldi, “Arkadan biri çarpacak, arabadan inin bari” dedi. İyi de nereye inelim? Bebeleri ben parkta tutamıyorum, E-5’te ne yapayım? Kocaman bariyerleri nasıl aşayım? Yağmur da deli gibi yağıyor. Bizimkiler açılan kapıyı görünce “Addaa” diye zırlamaya başladı. İkisi de inmek için tepiniyor. Kapıyı kapattım. Derin bir nefes aldım. “Kendine gel kızım, stres yaparsan daha kötü olur” dedim. Bir yandan bildiğim duaları okuyorum, bir yandan adaklar adıyorum, bir yandan buğulu camlara bebeleri oyalamak için resimler çiziyorum. Benim sanat eserleriyle biraz idare ettiler. Sonra yine bağrışmaya başladılar. Yok oğlan ayağını kızın üzerine koymuş, kız ciyak ciyak bağırıyor. Bu arada oğlan dizimde, kızın saçından tutunup ayağa kalkmaya çalışıyor, kızın ciyakı artıyor. Ben bir elimle bir oyuncak bulup vermeye çalışıyorum. Ama ne mümkün. Hepsi torbalar içinde. Arkadan bol miktarda korna ve fren sesi geliyor. Kocam elinde parçalanmış reflektörümüzün birkaç iri parçasıyla arabaları uyarıyor. Her an biri çıkıp ona çarpabilir. Allah razı olsun, yan yoldaki dükkanların birinin bir valesi çıkmış bizim için benzin almaya gitmiş. Bebeler bunaldı, bağırmaktan kan ter içinde kaldı. Ben onları oyalayacağım diye Alibaba’nın çifliği mi dersin, mini mini bir kuş mu, batsın bu dünya mı… bütün repertuarımı döktüm ortaya. Cırıl cırıl bağırarak şarkı söylüyorum. Herhalde 40 dakika kadar böyle bir yaşam mücadelesi verdik. Benzin geldi. Geri yola düştük. Sonunda eve vardık. Ama benim halimi bir görün. Resmen kamyon altından çıktım. (Bu sefer mecazi konuşmuyorum!). Eve kendimi atar atmaz “Leylek havada” anlayışımı “Havada bulut, bu işi unut” olarak güncelledim. Haydi bakalım, vatana, millete geçmiş olsun!

Paylaş: