Yaşım otuzu geçti. Bebe sayım anamınkinin yarısına ulaştı. Bakıyorum da kendime, ne kadar çok benzemeye başladım anneme. Hani insan hep anasını babasını eleştirir, onlar gibi olmayacağını iddia eder ya. Yok, kardeşim, yok, dönüp dolaşıp anan baban gibi oluyorsun. Bak bana, şimdiden ne çok benziyorum anneme. Çocuklarım büyüdükçe inanıyorum bu benzerlik daha da artacak. Hatta bir süre sonra aynı annem olup çıkacağım yahu.

Kadınlar annelerine benzediklerini söylediklerinde genellikle çocuklara yemek yedirirken “Ağzını büyük aç,” demeyi ya da yemeğin son elli lokmasını “Aaa yemek kalırsa arkandan ağlar” ya da “Bak bu son lokma, son, sonra söz bir daha vermeyeceğim,” palavralarıyla çocuğa yemek yedirmeyi ya da ne bileyim her fırsatta çocuğun üzerine bir kat giyecek daha atarken “Sen üşüdüğünü bilmezsin,”demeyi, terli diye bebenin sırtına kürtün gibi havlular sokmayı falan kastederler.

Benimkilerin onlarla alakası yok. İşin aslı hiç hatırlamıyorum bile annemin üzerimizi sıkı sıkıya giydirmeye çalıştığını, elli palavra atarak yemek yedirttiğini, sırtımıza bezler teptiğini. Benim annemi annem yapan, beni de kendine benzeten başka şeyler var anlatmak istediğim:

* Bir kere benim annem akşam yemeği yerken, özellikle yemekte köfte falan varsa (e bu numara ıspanakta pırasada sökmez tabi) mutlaka “Bakın bunu dışarıda yesek kaça yerdik”? derdi. “Off annee” derdik biz de, “Yine başlama.” “E yalan mı derdi?Bakın dışarıda köfte, patates, pilav…” ooo bir fatura çekerdi ki önümüze sanırsın boğazda kuzu- hatta kuzuyu bırak sığır çevirtmişsin.

Sonra mesela dışarıda yiyoruz, annem hemen mantığı geriye işletir. “Bu paraya ben size ne kadar köfte yapardım, biliyor musunuz?” Hemen bir hesap daha. Oooooo beş porsiyon köfte parasına anam köfteci açarmış bre!

Hah işte, geçtim dalgayı, oldum bir kopyası. Şimdi ben de para hesabı yapıyorum, ne, nerede, kaça yenirdi? İyi ki evde yedik, aman boğazda kaça yenirdi bu, bak ben bu paraya…

Yavrularım gelecekte kendilerini bekleyen muhabbetlerden habersiz, iki çiğneyip bir tükürüyorlar yediklerini. Hele bir büyüsünler de görsünler çektiğim faturayı, bakalım bir daha tükürebilecekler mi ağızlarına verdiğimi?

* Sonra bir de renk yakıştırma işi vardı annemin. Üzerimize giydiğimiz renk yakışırsa “Ayy bu renk sana çok yakıştı, nişan kıyafetini bu renk yaptıralım,” derdi. Yıllarca dedi durdu da ne oldu? Evlendim ama nişan bile yapmadım. Yılların planı çöpe gitti, iyi mi. Ama olsun, ben yine anamın izinden yürümeye devam ediyorum. Kıza ne yakışsa ister istemez, “Ayy ne kadar yakıştı, nişan kıyafetini bu renk yaptıralım bari,” diye düşünüyorum. Delireceğim. Genlerime işlemiş ayol, kurtulamıyorum bu düşünceden. İllaki çörekleniyor beynime kızın nişan kıyafetinin rengi. En kısa zamanda diktirip de kurtulayım bari.

*Bir de hediye işi vardır annemin. Bir yere hediye götürecekken, süsüne püsüne değil de işlevine dikkat eder o. O yüzden bilumum arkadaşlarımızın doğum gününe millet cici cici şeyler alırken biz atlet, don, külotlu çorap götürmek zorunda kaldık. Yemin ediyorum, utancımdan doğum gününe gitmezdim be. Ama bakıyorum da aynısı oldum. E haksız mıymış kadın, canım? Yani herkes don giymiyor mu? Şimdi alıp götürdüğün şey işini görür görmez, ne bileceksin. Don al, donansınlar, ailece mutlu olsunlar! Değil mi ama?

* Doktora gitmek de anamın evindeyken pek bir zordu. Öyle her rahatsızlık için doktora gidilmez. Annemin klasik teşhisi şudur, ya stresten hasta olunur, ya kansızlıktan, ya nazardan ya da sıkıntıdan.

Tedavilerine gelince: Stresli olan hayatın güzelliklerini düşünmeli. Bak komşunun kocası çat diye kalpten gitmiş. Öbürünün elleri yanmış. Aa gazetedeki haberi görmedin mi, anneleri ölmüş, çocuklar yetim. Ah işte senin derdin ne bu dertlerin yanında? Hemen stresinden kurtul bakiiim. Aferin sana!

Gelelim kansız olana. O da anneannesinin gönderdiği pekmezi içip Allah’ına şükretmeli. Bu pekmezin kilosu kaça biliyor musun? Anneannemiz yapmasa hayatta para yetiremezdik valla. En iyisi varken yemeli, kansızlıktan kurtulmalı.

Peki ya nazar değmişse? Kolay, bekle de baban akşam gelince okusun.

Son hastalık sebebi olan sıkıntıya gelince. Onun da dermanı açık: sıkılan evlendirilir! Bittiiii.

Yani inanıyorum ki Hipokrat anamı tanısa, elinden eteğinden öperdi.

Bir de tabi daha komplike rahatsızlıklar var. Bunlar için de annem eşin dostun bebelerindeki hastalıklara göre teşhis koyardı. Mesela belin mi ağrıyor? Şöyle iğne batar gibi, birkaç yerinden. Aaa ayol Hülya’nın kızında da varmış o. Doktora gitmiş. Doktor şunu demiş. Sen de yap, kurtulursun. Ya da midende bir dönme hissi mi var? Şöyle her an ağzından çıkacak gibi mi oluyor? Ayol bu Halime’nin gelinin hastalığı. Bak ne yapılacak, hemen reçete yazılır. “Öff deme yavrum, öff deme. Vallahi aynısı onda da var. Sen bi dediğimi yap.”

Tadaaaam işte şimdi de karşınızda ben. Bebeleri doktora götürmekten sefil oldum. Anam usulü teşhis ve tedavi ediyorum artık. Beben mi hasta, hemen bi tivit at, bak kimlerin bebelerinde var o durum, tedaviyi uygula, bittiiiii.. Allah büyük dert vermesin, ufacık hastalıkları da dert edeceksek o hooooo.

* Annem bize gelen her hediyeyi de kullandırmazdı. Kıymetini bilmezmişiz. İyi bir şey ise hemen çeyize kaldırılır. Uyduruksa başkasına gidecek hediyeler döngüsüne karışır. Aha burada da aynı annem oldum. Pahalı hediyeleri hemen toplayıp kaldırıyorum. Kıymetini ne bilecekler ayol. Versem yırtarlar, kırarlar. (Gerçi dayanamayıp yeter ki bir beş dakika sessleri kesilsin diye sayfası 5 TL’den kitap yırtmalarına izin verdiğim olmadı değil. Ama o istisnaydı. Kaideyi bozmaz!) Evde bir Tırtıl kitabı var. Dile kolay 5 sayfa kitap 12 TL! Yuh! Onu da uzaktan gösteriyorum. Uzaktan eğitim dedikleri bu olsa gerek. Dokunmaya izin yok. Gösterdiğime şükretsinler, anam olsa kaldırmıştı bile çeyize.

*Birlikte gezerken lüks evler gördüğümüzde, “Yaa bizim evimiz niye böyle değil,” dediğimizde annemin cümlesi hep hazırdı: “Sizin o evde yaşananlardan haberiniz yok.” Sonra bize bir felaket senaryosu çeker ki salya sümük ağlarsın, evdekilere bağış yapasın gelir. Efendim, baba iflasın eşiğinde, kalpten gitti gidecek. Karı desen çatır çatır anca para yiyor, Evrupa sen misin Emerika sen misin, dolanıp duruyor, eve uğradığı yok. Büyük oğlan olmuş kumarbaz, evin kızıysa ayyaş. Küçük çocuk dersen kaza geçirdi, kötürüm oldu.

Oyyy, anam bir anlatır ki zamanımızda bir dizi vardı “Zenginler de Ağlar” diye. Sanırsın ki dizi anamdan esinlenmiş. Konuyu kapatma cümlesi de hiç değişmez: “Zenginler neler çekiyor, sizin haberiniz yok.”

Korkarım bu konuda da ben de anamın aynısı olmak üzereyim. Şimdilik kendime anlatıyorum senaryolarımı. Bebelerim bir büyüsün, bir anlayacak kıvama gelsin, görecekler en güzel hayatın bizde olduğunu, zavallı zenginlerin neler çektiğini anlayacaklar, onlara hiç özenmeyecekler!

İşte böyle böyle anam olma yolundaki ilerleyişim hızla devam ediyor. Hele bir kızım büyüsün, gelin olsun, evine gideyim, “Bu ne pasak” diye azar çekeyim, suratım bir karış sağını solunu temizlemeye başlayayım, işte o zaman anam olduğumun resmi kaydıdır. Şimdiden söyleyeyim.

Paylaş: