Taşındığımdan beri siteye yazı gireyim diyorum, bir türlü ne yazacağıma karar veremiyorum. Nasıl taşındığımızı mı anlatsam, sıradaki konulardan birini mi yazsam, yeniliklerden mi söz etsem, yoksa doğum hikâyesine mi devam etsem… Günlerdir sırf bu yüzden bir şey yazamadım işte. Ama sonunda şeytanın bacağını kırdım, doğum hikâyesi ile devam etmeye karar verdim. Başını bilmeyenler şuradan başlayabilir.

Ambulans hastaneye sorunsuz girdi. Meğersem kadın doğuma zaten bir ambulans bekleniyormuş. Onun için herkes teyakkuzdaymış. Tabi ki beklenen hasta ben değildim. Bir dalavereye geldi, girdik işte. İçeride anladılar yanlış hastayı aldıklarını. Allah’tan foyam ortaya çabuk çıktı da yok yerden bir ameliyata sokulup organlarım falan alınmadı. Neyse, işte öyle böyle kapağı içeri atmıştım, artık isteseler de çıkmazdım dışarı!

İlk muayenemi sanırım bodrum katta oldum. Pencereler yukarıdaydı. Kocaman bir salondu. İçerisi maşallah mahalle kahvesi gibi. Bir tek “çaylaaar” diye bağıran Küçük Hüseyin eksik. Ben alışık değilim kardeşim böyle şeylere. Çok gerildim valla. Uzanmışım muayene oluyorum, muayeneyi yapan doktor bir yandan bisküvi yeyip çay içerek sedyemin yanına oturan şahsa – ki tanımam etmem niye gelip yanıma oturdu bilmem- çene veriyor. Sonra başka bir yanda adamın biri yerleri süpürüyor. Sonra içeri dört beş kişi girdi, çekmecelerde bir şeyler aradılar. Benim başımdakilerle atıştılar, gülüştüler. Onların ardından hoca olduğunu anladığım bir adam girdi. Benimle ilgili bilgi verdiler, bu sırada adam telefondan mesaj çekiyordu, “benden de selam söyle,” dememek için zor tuttum kendimi. Sonra başka kadınlar girdi, sonra başka adamlar… Her seferinde yeni bir muhabbet açılıyor. Ben hâlâ masada çocuklarımın akıbetini düşünüyorum. Gözüm de muayenehanenin camında, tavanlara bakıyorum. Çok utandım, çok sıkıldım halimden. Hasta mahremiyeti diye bir şey var diye biliyordum, üniversite hastanelerinde yokmuş meğersem. Ağzımı açıp bir şey de diyemedim. Zor girdim zaten içeri. Atarlar asfaltta doğururum diye aklım çıkıyor. Kıpkırmızıyım ve çok gerginim. Neyse muayenem yapıldı bir çok kişiler tarafından bir çok kez. Hatta bir an koridora çıkıp “Bakmak isteyen kaldı mı?” diye bağırmalarından korktum. Şükür bitti. Katmerli muayene sonucuna göre herkes hemfikirdi ki hâlâ hissetmesem de sancım çok yüksek ve düzenliydi. Yani her an doğurabilirdim. Durdurmaya çalışacaklardı.

Eşime ilaç listesi verildi. Bana bir serum bağlandı. Karnıma da NST. Dıgıdık dıgıdık bebeler ötüyor içeride. Ağlamakla gülmek arasındayım. Ne tepki vereceğimi bile bilmiyorum. Haydi hoppala aldılar beni riskli gebelik katına yatırdılar. Allah’tan özel oda düştü şansıma. Millet odada beş altı kişi tepili halde yatıyor. Refakatçi için bir kuru sandalye. Umumi tuvalet. Ben maşallah şanslıydım. Anam da şanslıydı. Ona da özel kanepe vardı. Tek kişilik oda olduğundan eşim de rahat girip çıkabiliyordu. İlk günün sonlarına doğru ilaçların etkisiyle sancım düşmeye başladı. Şükür Allah’a. Derin bir nefes aldık.

Hastaneye kapak atmaktan mutluydum ama şartlar tabi ki de sinir bozucuydu. Yani çalışanlar Allah için çok tatlıydı. Kimseden bir şikayetimiz olmadı. Ama işte durum itibariyle hastanedeydim ve riskli bir durumdaydım. Ben yatar yatmaz bir hemşire gelip bundan sonra idrarımı tuvalete yapamayacağımı, petlerde biriktirmem gerektiğini söyledi. Sebebi de şuymuş arkadaş: vücutta ödem var mı yok mu böyle anlıyorlarmış. Bakalım ben aldığım sıvı miktarını verebiliyor muymuşum. Yoksa sıvı vücutta mı tutuluyormuş. İyi de bunu anlamanın idrar biriktirmekten başka yolu yok mu kardeşim? Yokmuş.

Elimiz mahkum, bir çizelge tutmaya başladık. İçtiğim ve işediğim sıvı miktarı! Hayır, zaten kocaman bir göbeğim var. Kolumda serum takılı. Odadaki tuvaletin kapısında eşik var. Kolumdaki serumun takılı olduğu şey -adı nedir, hadi değnek diyelim- kapıdan tövbe billah atlamıyor. Altı atlasa üstü takılıyor, üstü geçse altı kalıyor. Bir iki kez serumu yerinden çıkardık, ayarını bozduk. Korkumuzdan tekrar elleyemiyoruz da. Bu arada verdikleri ilaç, magnezyum mudur nedir, inanılmaz susatıyor insanı. Sanırsın ki güneşin ensende olduğu bir gün bir tuz dağını yalayarak bitirmiş, üzerine de tuz gölünü içmişsin. Sürekli dilim dışarıda, ağzım kuru, içim yanıyor, boğazım kuruyor. Bir yandan kamışla mütemadiyen su içiyorum. Öteki yandan serum veriliyor. On dakikada bir ben yerimde zıplamaya başlıyorum tuvaletim geldi diye. İstersen sürgü verelim dediler. Verelim dediklerine bakma, onu da annem verecek. Yok dedim, ben kendim işerim.

Allah’tan annem var yanımda. Birlikte tuvalete gidiyoruz. O serum değneğiyle kapıda bekliyor. Ben de işte kolumdaki kablo yettikçe içeri giriyorum. Kapı açık tabi. Yere çömelemiyorum. Tuvalete oturamıyorum. Mecbur ayaktayım. E pet şişeye nasıl denk getireceğim? Başka bir kaba işiyorum. Oradan oraya aktarıyorum. İnanamayacaksınız ama 5 litrelik şişelerden kaçar tane dolduruyorum her gün. Her tuvalet anı cinlerim tepeme çıkıyor. Sonra günlük kontrolde doktor geliyor. “Ne kadar içtin, ne kadar çıktı,” diyor. Çizelgeden okuyoruz biz de. “Bakabilir miyim çıkana” diyor. Yalan söylüyorum sanki. Bak işte kapının arkasında. Rengi sarı olan limon, turuncumsu olan tütün kolonyası. Annemle koyduk adlarını. Çok da güldük üzerine.

Sabahları muayeneye gidiyoruz. Koğuşcak. 8-9 dombili göbek asansöre biniyoruz. İki kat inip biraz da yürüyene kadar herkesin derdini öğreniyorum. Kimde serklaj var, kiminki tüp, kimin derdi preeklemsi… bıdı bıdı. Bir sürü tıbbi terim de öğrendim, genel kültürüme katkısı oldu. Kadınların adını sormamışım, bir ona üzüldüm.

Hastaların hepsinin suratından düşen bin parça. Bir tek ben gülüyorum içlerinde. Adımı “mutlu gebe” koymuşlar. “Niye gülüp duruyorsun,” diyorlar bana. “Ya ben gülmeyeyim de kim gülsün? Bebeler hâlâ karnımda!”

Umumi muayeneye alıştım artık. Hatta yattığım yerden aralarındaki muhabbete dalıp espri bile yapar oldum. Doktorlar gülüyor. Onların arasında adım “Boğaziçili.” Heyt be şanım yürüsün, hihaha, gülüp duruyorum deli gibi.

Hastanede on gün yattım. Annemle sürekli çene halindeydik. Doğmamdan başladı da anneannemin amesinin (hala oluyor bu Anadolu’da) kızına kadar bir çok hikâye anlattı bana. Ne zamandır o kadar konuşmamış, gülüşmemiştik. Yemekler de iyiydi hani. Annem de maşallah pikniğe gelir gibi gelmiş hastaneye. Çıkınında sürekli bir şeyler var. Benim yemek yetmeyince onunkini yiyorduk. Keyfimiz yerindeydi doğrusu. Bebeler de dıgıdık dıgıdık hopluyorlar içeride. Saat başı bir doktor karnımı avuçlayıp sancım var mı diye bakıyor. Hemşireler sürekli şekerimi, tansiyonumu ölçüyor. Hemen yanımda da acil durum düğmesi. Gerçi bozuk ama olsun, bir şey olacak olsa annem kapıdan bağırdı mı bir duyup gelen çıkar elbet. 9 ayı burada tamamlasam diye istiyorum, ama 10. gün hadi artık iyisin, yallah diyerek gönderdiler beni. Sonrasında da anamda yatış günleri başladı.

Daha 28. haftadaydım. Üstelik sancımı hissetmiyordum, ya yine doğum başlarsa ve ben anlayana kadar iş işten geçmiş olursa ne yapacaktım? Bir kez daha şansım yaver gidecek miydi? Bebelerim bu sefer doğacak mıydı? Yoksa hâlâ hamile miyim?

Aydınlanmamış hiç bir şey kalmayacak. Ama bir başka yazıda!

Tabi ki de devam edecek…

Paylaş: