Uzun süre sonra nihayet yılan hikâyesine dönen doğum hikâyeme kaldığım yerden devam ediyorum. Tahminen bu yazıda doğururum artık. Hadi bakalım inşallah. Başını okumayanlar  doğum 101 ve doğum 102 linkleriyle başlayabilir. Öyle aradan sıraya kaynamaya kalkmayın. Millet kaç aydır bekliyor yahu.

En son anlattığıma göre 27. hafta doğum riskiyle hastaneye yatıp 28. haftada taburcu olmuşum. Aynen de öyle oldu. Doğum sancılarımı hissetmediğim için hastaneden çıkmayı hiç istemedim. En azından birkaç saatte bir asistanlar karnımı avuçlayarak sancım olup olmadığını anlıyordu. Üstelik bu hizmet beleşti de. Ama işte ne yapalım, hastane “İyisin, hadi yallah evine, sırada bir sürü kadın var, onlar doğuracak, bekleme yapma” deyince kös kös anamın evine döndüm. Aklıma geldi de diyeyim dedim, Allah kimseyi çıktığı kapıya dıkmasın bacııııım.

Şaka bir yana, anamın evi her zamanki gibi süperdi. Yan gelip yatıyor, anca göbek büyütüyordum. Yemek bile ayağıma geliyordu. Parmağımı şıklatmam yeterdi. Yattığım yerden canım sıkıldıkça komutlar veriyordum: sırtım kaşındı, biri bilgisayarı yaklaştırsın, şu kitabı versene, tırnaklarım mı uzamış benim?… Evet, bir elim yağda, öteki baldaydı ama bu sefer de kafamda sürekli “Ya sancım varsa?” endişesi yatıyor, bana huzur vermiyordu. Tövbe billah atamıyordum bu korkuyu. Ya sancım varsa, doğum başlamışsa, bu sefer geç kalırsak… Sık sık sancımı anlayabilmek için karnımı avuçluyordum ama anlamıyordum bir türlü. Ben de rutin olarak birkaç günde bir NST’ye bağlanmaya karar verdim. Bunun için de tabi ki en yakın hastaneyi seçtim.

Gittiğimiz hastane en yakın olmasının yanı sıra en ucuzdu da. NST deyip geçmeyin. İlk hastaneye kaldırıldığım gün özel hastanede sabaha kadar bağlı kalan NST’nin her beş dakikasına ayrı para ödemişiz de haberimiz yokmuş. Sabaha kadar bebeler içeride dıgıdık yaptıkça cayır cayır para yazmış valla. İçimize oturdu. O yüzden NST’si ucuz bir yer buldum.

Neyse işte, bu en ucuz hastane, tam bir ucuz etin yahnisiydi. Gerçi gündüzünü bilmiyorum, biz hep sıra beklememek için gece yarısı gidiyorduk. İçeride acil hastaları ve hastanenin demirbaş ekibinden başka kimse olmuyordu: Oturduğu yerde yasin okurken uyuklayan yaşlı bir güvenlik, büyük ihtimalle Hipokrat’la şahsen tanışma şerefine erişmiş yaşlı bir kadın doğumcu ve pir-i fani kıvamına ulaşmış bir hemşire.

Tabi direk NST’ye bağlamıyorlardı beni. Önce illa ki doktor teyze görecek. Doktor teyzeye de gitmek bir ölüm. Kendisinin hiç gelmediyse en azından beş kere emekliliği gelmiş. Tamam, tecrübeye saygım var yaşını başını almış doktora bir şey demem ama en azından gözü görse iyi olurdu. Ultrasonun ekranını el yordamıyla buluyordu yemin ederim. Nasıl baktı, nasıl ölçtü benim bebeleri hiç anlamadım. Ayrıca kendisinde de bir çene, bir çene, aman bir çene. Odasında girince çıkamıyoruz. Anlatıyor da anlatıyor. Alzheimerı da vardı galiba. Her gittiğimizde aynı hikâyeler. İlk doktor çıkıp atanışından bir başlıyor, haydi hopaaaaaaaaaa, anlat babam anlat. Allah’tan içeride doğuracak kadınlar falan oluyordu da onlara bakmak için bana NST kâğıdı yazıp ara veriyordu konuşmasına.

Neyse efendim, NST yeri de doktor odasından daha rahat değildi doğrusu. Gece olduğu için beni direk sancı odasına alıp bağlıyorlardı. Orada da tabi doğumu başlamış kadınlar var. Saatlerdir sancı çekenler, ağlayıp bağıranlar… Bana soruyorlar çok sancın var mı diye. Şimdi sırıtsam “Ay ben sancımı hissetmiyorum ki” desem hiç olmaz. “Hee ya böğrümden girip çıkıyor, şuramdan bir kalkıyor nah burama kadar, nah bi de buradan kalkıyor şuraya kadar…” falan diye laf kalabalığıyla olayı kapatıyordum. Allah’tan kadınlar tam olaya vakıf olmadan bir sancıları giriyor, ciyaaaaaaaaak diye bağırıyorlar da konu dağılıyor.

Böyle böyle kaç kere gittim hastaneye bilmiyorum. Her seferinde de sancı çıkmadı şükür. Ama o sancım var mı yok mu stresi beni öldürdü. Bir NST alıp karnıma monte edip yaşamayı bile düşündüm.  Tabi bu arada rutin kontrollere de gidiyordum. Haftada bire düşmüştü. Bebekler maşallah gayet iyi gözüküyordu. Doktor stres yapma diyordu ama ben sürekli gün sayıyordum. Oley bir gün daha bitti, yaşasın bir hafta daha geçti, oh oh hâlâ doğmadılar…

32. Haftada yine rutin kontrole gittiğimde bu sefer NST’de sancı çıktı. Ve yine güzel sancılardı. İşte yine film başa sardı, doğum başlıyordu. Moralim çok bozuldu. E malum, biraz zaman geçmişti ama yine erken doğumdu. Riskliydi. Bebelerden biri çok susuz kalmış, öteki bendeki şekerden etkilenip şişmişti. Doktor güzel bir haftada olduğumu, bebeklerin yaşama şanslarının çok yüksek olduğunu, büyük ihtimalle sağlıklı olacaklarını söylemişti ama yine de tabi doğumun durdurulmaya çalışılması gerekiyordu. Ve yine bize Cerrahpaşa yolları göründü.

Bu sefer içim daha rahattı. Doğumun durdurulabileceğinden emindim. Öncekinde durdurdularsa bunda da durdururlar, gör bak 36. haftadan önce doğurmam bu bebeleri diyordum.

Peki gerçekten de doğumu durdurabilecekler miydi? Yoksa bu sefer iş işten geçmiş miydi? Bıdıklar geliyor muydu? Yoksa hâlâ hamile miyim? Tabi ki de bir sonraki yazıda :/

Yine bitmedi beee öf ne doğummuş! Dokuz doğurttum millete yaaaaaaa… Amaaan…

Tabi ki de devam edecek…

 

Paylaş: