Çocukların en güzel gelişim aşaması nedir biliyor musunuz? Yani bence. Yuvarlanmak, emeklemek, yürümek… falan hiç değil: Konuşmak. Yaa var ya insanın bebesinin konuşması öyle garip, öyle tatlı bir şey ki insan bebeyi tutayım, ağzını koparayım, hop diye yutayım istiyor. Sözcük dağarcıklarına katılan her kelime ile birlikte bendeki bu “bebenin ağzını yutma” isteği de hızla artıyor. Hele şu aralar öyle bir hal aldı ki, mümkün değil kendimi tutamıyorum. Atlayacağım üstüne benim kızın!

Aldığım notlara göre benim kız on altıncı aya 40-50 kelime söyleyerek girmiş. Sonra hızla yükseldi bu sayı. Ardından iki kelimeli cümleler gelmeye başladı. Sonra üç, dört. Bu arada bol bol sorular. Soru sorması çok tatlıydı. Tabi başta. Anlatmıştım ya “Bu ne?” ile başlayan soru silsilesi… Ardından “Annea, o ne diyo, bu ne diyo, sen ne diyon?” soruları geldi. Hiç unutmuyorum, iki yaş civarındaydı sanırım. Bir sabah beş gibi küçük hanımı tekrar uykuya daldırmaya çalışıyordum. Tam uykuya daldı, babası geldi yanımıza, kızı öpmek istedi. Ben de elimle “Kelleni uçururum, zaten yeni zıbardı,” işareti yaptım. O da gözlerimdeki alevi görünce vazgeçti, kapıyı tık diye kapatıp çıktı. Uyuyor sandığım küçük hanım gözünü açıp “Anne, babam ne diyo?” dedi. O kadar hoşuma gitti ki, tüm uykusuzluğuma ve cinnet eşiğindeki halime rağmen kahkaha attım. İşte o gün sabah 5 sularında başladı bu “o ne diyo, bu ne diyo” muhabbeti. Başta sevimliydi. Sonra o da diğer soru cümleleri gibi çıldırtıcı bir hal almaya başladı.

Kiminle iki çene etsem atlıyordu bebe, “Anne, teyze ne diyo? Sen ne diyon?” O bunu demiş, bu bunu demiş, lan dinle de anla, ne bana sorup duruyon, kızım sana ne elin ne dediğinden…” Ay öldürdü beni, öldürdü, yemin ediyorum. Hele bir şey izlerken. “Annea, ne diyo?” Hangi birini anlatayım ya, herkes bir şey diyor. “Dinlesene çocuğum ne dediğini, her şeyi ben mi söyleyeceğim sana?” “Yaa annea, söyle söyle ne diyo…”

Tam şükür beyin gelişimini tamamladı, ne diyo diye sormayı bıraktı, artık kendi dinleyip anlar oldu diyordum ki daha beter bir eşiğe geldik. Tabi artık kelime hazinesi, Karun’un hazineleriyle yarışır seviyeye geldi. Bilmediği kelime kaldı mı merak ediyorum. Hepsini şakır şakır söylüyor, tamam güzel de, bir de sussa, o da biz de nefes alsak. Her şey en ince detaylarına kadar soruluyor, soruşturuluyor, ananın iflahı kesiliyor.

Geçen gün çamaşır katlıyorum. “Annecim, sepeti getirir misin?” deme gafletinde bulundum. Aha devamı:

Kız: Hangi sepeti anne?

Anne: Hani pembe sepet var ya çamaşır koyuyoruz.

Kız: Büyük sepet mi anne?

Anne: Evet, büyük olan.

Kız: İçine oturduğumuz mu?

Anne: Evet, o.

Kız: Hani yanları delik delik olan mı?

Anne: Evet, evet, hadi getir.

Kız: Hani içine ayıcıklarımızı uyuttuğumuz mu?

Anne: Evet, evet.

Kız: Hani banyodaki mi?

Ay delirecektim yemin ederim. Altı üstü evde bir sepet var, onu da otuz beş soruyla pekiştiriyor. Baktım çenesi kapanmıyor, gittim aldım geldim sepeti. Ama her şeyde böyle. Vırvır da vırvır, vırvır da vırvır.

Önlerine yemek koyuyorum. Oğlan siliyor, süpürüyor. Bizim hanım veriyor çeneyi. Bu yemekte ne varmış da, kim almış da, bunu sevmiş de, komşunun kızı gelmiş de, dünkü amca nereye gitmiş de… Kel alaka bir sürü laf. Ne bir ana fikir var, ne bir baba fikir var çenesinde. Maksat sadece konuşsun. Ötüyor da ötüyor çürük çene.

Sonra mesela öğlenleri uyurken bir masal anlatıyorum. Tamamen uydurma. Saçma salak bir şey zaten. Efendim, bir kız varmış, annesiyle ormanda yaşarmış, bir gece yatağına yatmış, uuu, uuu diye bir ses duymuş diye başlayan. İşte kız bakıyor ki dalda bir baykuş var. Dışarı çıkıp iki çene ediyor baykuşla. Falan filan. Var ya toplasan 15 cümlede bitiriyorum olayı. Tabi kız susarsa. Daha ben masala başlıyorum o da soruya başlıyor. Kızın kardeşi var mıymış, hangi ormanda yaşıyorlarmış, evleri ne renkmiş, kızın elbisesi nasılmış, annesi kaç yaşındaymış… Utanmasa TC kimlik nosunu da soracak. Bugün en son dayanamadım. “Sana ne kızım”, dedim yaa, “Sana ne? Anlattığımı dinlesene kardeşin gibi. Ne sorup duruyorsun?” “Merak ettim, anne,” dedi. Carcarcar. Merak edecek başka şey bulamadın mı? Sana ne elin kızının ormandaki evinin renginden? Pembe olsa ne olur, mavi olsa ne olur? Deli mi ne yaa. Delirtiyor beni yemin ederim. En nefret ettiğim şey çocuğa sus demektir ama dayanamıyorum artık. “Sus, kızım,” diyorum, “Sus biraz.” “Dur şunu da sorayım da susacağım, annea,” diyor. Ve o son soru hiç bir zaman gelmiyor.

Artık dayanamıyorum vallahi. Atlayacağım üstüne, tutacağım kollarını, koparacağım ağzını, hop diye yutacağım, biraz kafamı dinleyeceğim yahu. Bu kadar da olmaz ki canım. Tatlı dediysek, bu kadar da kabak tadı verilmez ki! Biz de insanız. Tükürdü beynimize.

Paylaş: