Çocuklar doğalı tatil yüzü görmedim. Bırak şehir dışına çıkmayı, Anaevi Dinlenme Tesisleri‘nden öteye bile zorunlu olmadıkça geçmedim. El âlemin bebesi arabada fosur fosur uyur, benimkiler it dalamış gibi gibi çığlık çığlığa giderlerdi. Nedir dertleri hiç anlamadım. Hep derim, otuz kilometrelik hastaneye bile yirminci kilometredeki anamın evinde yatılı kalıp kendimizi toparlayarak giderdik. Hey be ne günlerdi. Geçti gitti hamdolsun. O zamanlar günün birinde ikisiyle birlikte bin beş yüz kilometre yol yapıp geleceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Açıkçası bebelerle yola çıkmadan yolda nasıl gideceklerini değil de arabaya nasıl sığacağımızı dert ettim. Araba küçük, bebe koltukları geniş, eşya çok… Kırk ayrı çanta kullanıyorum. Yok yolda lazım olacaklar, yok Ankara’da indirilecekler, yok yiyecekler… Bunlar yetmezmiş gibi bir de annem bidon, kavanoz falan doldurdu anneanneme sanki memlekette yokmuş gibi. Araba arabalıktan çıktı, pazar yeri gibiydi.  İki büklüm gittim yol boyu.

neyse ki arabaya bebeleri koymayı unutmadık

Yolculuğun ilk kısmı bebelerin çiş molasıyla süre olarak tam iki katına çıktı. Zırt pırt işediler. Artık oğlanın çişinin gelmesini dert etmedim. Her seferinde arabayı durdurup vakit kaybetmektense, araba hareket halindeyken resimde gördüğünüz çantaları, valizleri öne geçiriyor, iki koltuğun ortasına giriyor, orada su şişesiyle oğlana tuvalet hizmeti veriyordum. Hizmetimde sınır yoktu evelallah. Ama tabi kızın çişi gelince asıl kâbus başlıyordu. Bir benzinlik bul, dur, bebeler ter olmuş, üstünü değiştir, terliklerini bul, giydir, indir, işet, onu görünce ötekinin de işeyeceği tutar,  yavrum tuvalete elleme, kızım dur sifonu sen çekme, oğlum lan gel bakayım buraya… eşliğinde çiş yapıp geri biniyorduk. Haydiiiii, yarım saat sonra yeniden bir mola. Telef oldum valla.

Yolda Allah için iyi oyalandı bebeler. Tabletim falan yok benim. Çizgi film açma şansım yoktu. İşin aslı onları oyalamak gibi bir kaygım da yoktu. Ağlarlarsa ağlasınlar of çeneme yazık dedim. Ama maşallah kendileri güzel oyalandılar. Bolca abur cubur aldım yanıma. Kuruyemiş, sakız, çikolata, mısır, süt, meyve…. Zırlayacak oldukça bebeler birini dayadım ağızlarına. Yol boyu açık büfe hizmeti verdim yani. Epey oyalandılar. Tabi arabanın içi Dingo’nun ahırını geçti. Her taraf kırık kırık yiyecek doluydu. Hatta bir ara oğlan sakızını çıkarıp cama yapıştırmış. Güneş gelmesin diye! Sakız da iyice erimiş orada. Bu sefer de yapış yapış yarısını çıkarıp saçına tutturmuş, el yüz çikolata içinde zaten. Vardığımızda halimizi görmeliydiniz. Bir ara bizi eve almayacaklar diye korktum.

açık büfe sonrası

Tabi mideleri dolunca yiyecekle de kandırılamaz oldular. Üstün zekâlı ben son koz olarak yanıma baloncuk üfleme şeysi almıştım. Adını bilmiyorum işte, bakkala baloncuk üfleme şeysi dedim verdi. Arkadan zırıltılar yükselince son kozumu da oynadım. Bebelere gösterdiğim an beynimde bir şimşek çaktı. Lan deterjanlı suyu gözlerine kaçırırlarsa ne yapacağım diye epey stres oldum. İçindeki suları yarıya indirerek verdim. Şükür epey oyalandılar onunla da. Baloncuklar içinde karı koca romantik bir yolculuk yaptık. Ama tabi o da bitti.

Artık atraksiyon yapacak halim de kalmamıştı. Kayseriye de son otuz kırk kilometre vardı. Bıraktım kendi hallerine. Arkada azıttılar. Hahahahaha nasıl kahkahalar atıyorlar. Babaları ne oluyor dedi. “Sakın arkaya bakma, sürmene devam et sen,” dedim. Korkudan ben de bakamadım. Bir halt yedikleri belliydi ama ne gibin bir halt olduğunu çözememiştim.

Aradan bir süre geçti. Kız çiş dedi. Arabayı durdurduk, kapıyı bir açtım ki tüm donlarım yere döküldü! Meğer valizin fermuarını açmışlar, ne var ne yok içinde saçmışlar. Sinirim zıpladı. Her taraf öbek öbek çamaşır.  Ayak altları, koltuklar, üstleri, başları… Tamam döktüler, bir de üzerine işemesinler diye öylece bırakıp tuvalete götürdüm kızı. Döndüğümde yan arabadaki kadın şaşkınlıkla arabamızı inceliyordu. Hey Allah’ım ya, pasak yolda da bırakmadı peşimi. Oralı olmadan arabaya bindim, kadın camdan bağırıyor: “Hanfendi çocuğun ayakkabısı düşmüş!” Evet, görmemişim, kapının önünde bir ayakkabı, yanında da bir adet baba donu vardı! Rezalet!

Gidişte de dönüşte de Ankara’da birer gece kaldım. Çok iyi oldu. Direk gidemezdik herhalde. Dönüş yolunda Bolu’ya kadar bebeler uyudu. Süperdi. Hiç durmadan hızlıca geldik. Fırsat bu fırsat, nasıl olsa vakit var deyip Abant’a girdik. Güzel bir değişiklik oldu. Birkaç saat oyalandık. Bebeler çok eğlendi. Ama çok da yoruldular.

Abant hatırası

Tekrar arabaya binip yola çıktığımızda yorulmuş, arabadan da sıkılmış iki bebeyle birlikteydik. Bir de dolunay yok muydu! Kızın içindeki canavar hortladı. Son 150 km boyunca anırarak geldi, iflahımızı kesti. İstanbul’a geldik ki trafik felç. Gecenin bir vakti olmuş zaten. On saatti aşkındır yollardayız. Leş gibiyiz. Gördüğüm ilk TOMA’nın önüne yatasım geldi. Bebe de hiç durmadan anırıyor. Bende dökecek dil kalmadı. Zaten yerim dar, ayağımın altı dolu, cinlerim tepemde. Durdum duramadım, aklıma şahane bir fikir geldi. Çıkardım ayağımı, koydum camın önüne. Havalandırma da alttan vurunca oyyyyy, ayağımın kesif kokusu arabaya yayıldı. Allah sizi inandırsın iki dakikaya iki bebe de arkada bayıldı. Oh be dedim, niye bunu daha önce düşünmedim.

İşte böyle şahane bir yolculuk sonrası eve ulaştım. Peki tatilde ne mi yaptım? E onu da başka yazıda anlatayım.

 

Paylaş: