Geçen cuma gününe kadar yetiştirmem gereken işler vardır. Öyle böyle hallettim gönderdim. Cumadan beri de aklımda sürekli bloga yazı girmek var. Hafta sonu çocuklara babalarıyla bakıyorum. Yani bu birazcık ben çocuklara bakıyorum, babaları da uzaktan bize bakıyor durumu gibi bir şey oluyor. Cumartesiyi kaldır at. İki çocuğa bakmışım, bir de blogla mı uğraşayım? İnsan sınırlarını bilmeli, canım. Pazar, teyzemle kız kardeşim gelecekti. İyi dedim. Onlar bebelere bakarken ben hemen yazarım. Zaten bir sürü yazı taslak halinde beklemekte. Onlar geldiğinde evin halini görünce herhangi bir salgın hastalık tehdidine karşı ya da akıl sağlıkları için – bu kısmı tam olarak anlayamadım -içeri girmeye cesaret edemediler.  “Haydi dışarı çıkalım,” dediler. Ona da tamam. Gelince nasıl olsa yazarım.

Geri gelip, zor bela onları içeri sokmayı başardığımda “Ya biz çocukları tutalım da gözünü seveyim sen şu evi bir topla,” dediler. Gözlerindeki pasaklı imajımı daha da kuvvetlendirmemek için evin b.ku bacadan çıkmışken “Ay ben bi bloga yazı yazıp geleyim” diyemedim tabi. Daha ben evi adam edemeden akşam oldu onların gitmesi gerekti. Ona da tamam. “Bebeler gündüz uyumamıştı zaten, hemen uykuya yatırır öyle yazarım,” dedim. Bebeleri 8.30 gibi yatırdık. Yazı yazayım diye salona gelmeye hamle yaptım ki kız kalktı. Bu kısmı uzun uzun anlatıp sinirlerimi bir kez daha yıpratmak istemiyorum. Sonuç olarak kız sabah 4’de kadar her on dakikada bir uyanıp ağlayarak ne beni ne babasını ne de kardeşini uyuttu. “Tamam,” dedim. “Stres yapma. Farz değil ya. Sabaha sağ çıkarsan çocukları ablalarına verir, öyle yazarsın.” Sabah 8 gibi abla geldi. Şor şor burnu akarak. Grip olmuş da. Annem de memlekette. O gelmese kim yardıma gelecek diye kalkmış gelmiş kızcağız. Sağ olsun. E grip olunca bebelere de yaklaştıramam. “Sen evle ilgilen, ben bebeleri hallederim,” dedim. İçimden de “Bebeler bi uykuya yatsın, hemen yazıyı yazayım,” dedim. Saat şu an 9.40, daha şimdiden bağırmaktan sesim kısıldı, boğazım yanıyor. Dayanamadım grip olursa da olsun, bende kalırsa canlı kalma ihtimali daha az diye kızı ablasına verdim. Aslında çocuklara bağırmam çok saçma. Sonuçta altını değiştirirken kıçının b.kuyla kaçmak / yeni bezi taktırmamak için eşek gibi çifte atmak / gün boyu bir şey yemeyip “memmee” diye anneye yapışmak / karnı doysun da sesi biraz kesilsin diye verdiğin çorbayı aynen yüzüne püskürtmek, bir de komik bir şey yapmış gibi arkasından kahkaha atmak / üstünü değiştirmeye çalışırken elinden kurtulabilmek için annenin saçını başını yolmak / bir saniye olsun annenin başka bir şeyle ilgilenmesini eteğini çekiştirip anırırcasına bağırarak provoke etmek / anne onlara bakmadığı anda fırsat bu fırsat deyip birbirilerinin gözünü çıkarmaya çalışmak / aman iki dakika sesleri kesilsin dışarı baksınlar diye cam önüne çevirdiğin koltuktan kaşla göz arasında kafa üstü iniş yapmak … onların doğasında var. Ama ne yazık ki bunlarla tek başına, sakin sakin başa çıkabilme yetisi benim doğamda yok. İşte o yüzden deliler gibi bağırıyorum. Hazır “Bağırıp durma” diye bana bağırıp duran kocam da evde yokken, çığlık çığlığa bağırıyorum. Kudurmuşçasına bağırıyorum. Tırlatmışcasına bağırıyorum. Açıkçası bir iş yaptığım yok, sadece bağırıyorum.

Neyse ne diyordum? Ölmedim, hayattayım, yazı gelecek. Çok az kaldı. Ama önce halletmem gereken bir iki iş var. Sonra söz buradayım. Vallahi billahi.

Paylaş: