Bahardı, yazdı derken hastalık mevsimi geldi kapıya. Havalar iyice soğudu. Herkes birer ikişer öksürüp tıksırmaya başladı. Bebelerin hastalığı –tüm annelerce malum- çok zor. İkizlerin hastalığınıysa Allah düşmanıma bile vermesin. Önce biri hastalanır, anneye yapışır. Onun yapıştığını gören diğeri dikkat çekmek için yapılmadık iş bırakmaz. Anne hasta bebeğinin daha çok ilgiye ihtiyacı olduğu için ona vakit ayırmak ister. Ama öteki peşini bırakmaz. Bu arada anne hastalık öbürüne geçmesin diye de ne yapacağını şaşırır. Ama birkaç gün içinde tam birinci iyileşmeye başlar gibi olur, bu sefer öteki kötülemeye başlar. O düzelir gibi olunca birinci yeniden fena olur. Kısacası aynı mikrobu, virüsü her neyse aralarında paslaşır dururlar. Bu paslaşmaya bir de baba eklenir. Anne, “Bir kızım, bir oğlum, bir de koca oğlum,” moduna girer. Bu arada şanslıysa anne hasta olmaz. Yok bir de o olursa, lafı uzatmaya gerek yok: Bakırköy’de inecek var.

Tabi iş sadece hastalıkla bitmez. Bu işin hastaneye gidişi var, doktoru var, muayenesi var, ilacı var, iğnesi var, hastalık sonrası huy değiştirme sendromları var. Hmm, baktım da bu hastalık işinde iyi malzeme var. En az on yazı çıkarırım. Neyse, lafı uzatmayım, anlatacağım konuya geçeyim.

Efendim, geçenlerde tivitır ahalisince malum, bizim bebelerin bir azı dişi çıkarma töreni oldu. Tören dediysem öyle birkaç saat değil. Neredeyse kırk gün kırk gece maşallah. Altı üstü iki minik diş. Haydi iki çarpı iki, dört minik diş. Sanki fildişi çıkarıyorlar. Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Öldüm, öldüm. Tam sakinleştiler, bızırtıları hafifledi, hadi biraz gece uyumaya başlar gibi oldular, ben de “Oh be” moduna bağlamak üzereyim ki zil çaldı. Gelen tanımaz olaydım dediğim tanıdıklardan biri. Birkaç blok benden ileride oturuyor. Eşkıya yumurtası gibi bir torunu var. Büyüyüp yumurtadan çıkınca büyük ihtimalle ülkeyi topluca terk etmemiz gerekecek. Annesi çalıştığı için toruna bu bakıyor. Hava da soğuk, bebenin de canı sıkıldıkça bizdeler.

Delikten görünce açmayım dedim ama kızın çığlık atası tuttu. Evde olduğumuz ortaya çıktı. Açtım kapıyı, aldım teyzeyi içeri. Daha bismillah kapıdan giriş cümlesi “Anam, ne ince giydirmişsin çocukları. Üşütecekler Allah yazmasın.” “Yok teyze, ev iyi, merak etme,” dedim. Bu arada gözüm onunkine takıldı. Oğlan maşallah lahana gibi giyinmiş, zümrüt sümüğüyle bir burnu görünüyor. E kolay mı üç blok aşıp geldiler.

Neyse bunlar içeri geçti. Benim bebeler de yeni bir yüz görmenin mutluluğuyla fink atıyorlar etrafta. Ama ilginçtir ki eşkıya pek bir masum görünüyor. Kabuklarından ayrılınca daha da dikkatli baktım. Çocuğun gözleri çakmak çakmak. Sümük de çeşme misali şıp şıp. Bız bız diye de bızlıyo. Lan bu bebe resmen hasta. “Teyze çocuk hasta mı?” dedim. “Aman anası baktı ya hafta sonu, hastalanmadan gelse olmaz,” dedi. “E benimkilere geçerse,” dedim. “Yok, geçici hastalık değil,” dedi. Tabi uzmanlığını her Türk anası gibi geçici ve geçmeyici hastalıklar üzerinde yapmış bir tecrübeli bir ana duruyor karşımda. Acemi, çaylak bir anne olarak laf dalaşına girecek değilim. İyiden iyiye canım sıkıldı. Bebeleri içeri postalamaya çalışıyorum. Onlar da yapıştıkça yapıştılar. Neyse ki eşkıya yok yerden bir zırıltı çıkardı. Evdeki çaylarına püsküü batırmak istiyormuş. Bizdeki çay olmazmış. Kadın alıp gitmek zorunda kaldı. Allah eşkıyadan razı olsun.

Ertesi gün benim bebeler hapşırır tıksırır gibi oldu. İkisi birden. Denk geldi falan diye düşünüyorum. Bir oldu, iki oldu, anladım ki şifayı kapmış bunlar. Canım çok sıkıldı. Daha fildişlerinin etkisinden çıkamamışım. Bir sonraki gün iyiden iyiye hastalandılar. O gün de annem bende. Nasıl sinirliyim, nasıl sinirliyim, hasta bebeyi getirdi hasta etti bebeleri diye. Gidip dövüşesim var. Annem “Bırak,” dedi, “anlamaz.” Ama ben duramadım. Gidip diyeyim, çocuklar hasta oldu. Ama biraz yumuşatarak diyeyim. Kavga gibi olmasın da sadece bir dahaki sefere daha dikkatli olsun.

Giyindim fırladım evden. Sinirlerime hâkim olmaya çalışarak kapısını çaldım. Açtı. İçeri buyur etti. “Yok,” dedim, “Sağ ol, çocuklar evde hasta.” Daha cümlem bitti, ilk golü yedim: “E ben sana dedim, ince giydiriyorsun çocukları. Şimdiki gençler tecrübeye hiç önem vermiyor.” Aha işte fitilim ateşlendi. Bakalım ne zaman patlarım. “Yok,” dedim, “Üşütme değil, herhalde senin oğlandan bulaştı.” Anam bu bir sinirlendi bir sinirlendi. “O bizim mikrobumuz değil,” dedi. Ben de salak gibi özür mözür bekliyorum. Onların mikrobu değilmiş ki, tüh yanlış kapıyı çaldım. “İyi de teyze,” dedim. “Sizden hemen sonra hastalandılar. Belli ki senin oğlandan bulaşmış.” “Yooo, sen zaten hastalar demiyor muydun. Daha iyi olamamışlar demek ki,” dedi. “İyi de o azıydı. Şimdiki hastalık başka. Sizinkinden,” dedim. “Bizim bir şeyimiz yok,” dedi. “Oğlanın sadece biraz burnu akıyor.” “Heh, işte,” dedim. “Bizimkilerin de burnu akıyor.” “Şimdi ortada çok hastalık var. Eltimle konuştum sabah. Onun kızlar da hastaymış. Dün de ablam aradıydı. Onun torun da yatıyormuş.” Hasbinallah. Ortamı yumuşatmaya çalışarak, “İşte bulaşıcı demek ki. Olur, insanlık hali. Ben şey sormaya geldim. Şimdi benimkiler küçük, anlatamıyorlar, senin oğlan söyler. Boğaz ağrısı var mı?” “Yok, yavrumda hiçbir şey yok. Ben zaten sanmıyorum ki sizin hastalık onunkinden olsun. Sen zaten hasta diyordun.” La havleee. İyice gerildim. “Ya o hastalık başkaydı diyorum. Ben seni suçlamaya gelmedim ki hasta çocuğunla bana geldin diye. Sadece doktora gittin mi, doktor ne ilaç verdi, ben de çocuklara vereyim diye geldim,” dedim. “İlaç milaç vermedim. Bir güzel terlettim. Maşallah tosun gibi oldu. Zaten bir şeyi yoktu. Ben diyorum sana. Ortada var. Eltimle de konuştum, ablamla da. Onlar da var dediler. Ben sanmıyorum ki sizin hastalığınız bizimkinden geçsin. Hem onun hastalığı bulaşıcı değildi. Zaten hasta da sayılmaz. Maşallah, bir güzel terlettim. Ihlamur içirdim. Bir şeyi yok. Sen zaten çocuklar hasta diyordun. İnce giydirmişsindir, hastalık geçmeden yenilemiştir. Dikkat et, yavrum çocuklarına. Ortalık fena,” dedi.

Bitti. Yani ben bittim. Bir cümle daha kuramadım. “Tamam, teyze, iyi akşamlar,” dedim. Ne diyeyim? Ortalık fena, hakikaten fena.

Paylaş: