Hani küçük çocuklu annelere hep derler ya “Dur bakalım, bu ne ki? Hele bir büyüsünler, işin o zaman başlayacak.” Bu beni en delirten cümledir. Ben bebeler büyüdükçe anneliğin kolaylaştığını düşünenlerdenim. Kimse şu zamana kadar yaşadıklarımı küçümseyemez. Küçümsemeye kalkarsa alnını karışlar, saçını başını yolar, kolunu dişlerim valla! O kadar da net söylüyorum. Benim bebelerim büyüdükçe hayatım kolaylaştı. Yavaş yavaş tekrar insana dönmeye başladım. Kısa bir zaman içinde de evrimimi tamamlamayı umuyorum.

İlk sekiz ay zaten kâbustu. Anmak bile istemiyorum. Oturmaya başlamaları, emeklemeleri, yürümeleri benim için birer dönüm noktası oldu. Her biriyle biraz daha rahatladım, nefes aldım. Elhamdülillah. Şu aralar da yeni bir eşikteyim. Ama bu eşik iddiamın aksine hayatımı pek kolaylaştıracağa benzemiyor. Bu işin sonunun nereye varacağını tedirginlikle bekliyorum.

Yok kuvözden çıktılar, önce sağa sonra sola baktılar,  kafalarını tuttular, saçımı yoldular, ayağımı dişlediler, oturdular, emeklediler, tay durdular, inek rolü yaptılar, yürüdüler, koştular, zıpladılar, parende attılar… derken şimdi de bıdık bıdık konuşmaya başladılar, iyi mi! Her biri ayrı tat, her biri ayrı güzellik. Ama şu konuşma işi beklediğimden biraz daha zor olacak gibi. İşin aslı ben konuşmalarının hayatımı zorlaştıracağını daha ilk kelimeleriyle sezmiştim.

Millet, anne mi dedi baba mı dedi derken benim oğlan ilk önce addaaa dedi. Bir dedi, pir dedi. Her addasıyla da canımızdan bezdirdi. Sabah yataktan addaaa diye kalkmaya başladı. Gece uykusunda addaaa sayıkladı. Her addaa gidenle addaa gideceğim diye tutturdu. Addaaa gidince eve girmek istemedi. Addaaa gideceksek ve bunu anladıysa işi hızlandırmak için addaaa diye kafasını duvarlara vurmaya başladı. Addaaa isminde, içinde sadece addaaa kelimesi geçen, addaaa nakaratlı bir şarkı besteledi. Sabah akşam, gündüz gece sadece biz değil, tüm apartman bu içli addaaa şarkısı dinledik durduk. Ben her fırsatta dışarı çıkardım çıkarmasına, ama bir türlü addaaaya doyuramadım. Emin olun, bir çadır kurup apartmanın bahçesinde yaşasam çok daha kolay bir hayatım olurdu.

Kızımın ilk kelimesi de oğlanınkini aratmıyordu hani: memme. Gece gündüz, sabah akşam memme, memme, memme. Sağım solum, önüm arkam memme, memme, memme. Hiç oğlandan eksik kalır mı? O da memme isimli bir single çıkardı. Telefonda iş görüşmemde arka fonda memme türküsü. Bisikletiyle kızı iterken ön fonda memme türküsü. MEMME, MEMME, MEMME… O kadar bezdim ki kesip eline vereyim, “Al zıkkım iç, beni biraz rahat bırak,” diyeyim de kurtulayım dedim.

Ben “İki kelimeyle hayatımdan bezdirdiler, konuşmayı öğrendiklerinde ne yapacağım” diye kara kara düşünürken diğer kelimeler de gelmeye başladı. Tabii ki önce hayvan sesleri! Ev bir anda hayvanat bahçesine döndü. Havlayan mı dersin, mööleyen mi, miyavlayan mı, meleyen mi, uluyan mı… Sonra hayvanların isimleri, itler, kurtlar, börtü böcükler… Yedikleri, içtikleri, krakerler, şekerler, brokoliler … (tamam tamam brokoliyi ben yazdım, sadece abur cubur yediklerini sanmayın diye). Ve nihayet baba! Aman bizim adam oldu dört köşe. Havasından yanına varılmıyor. Neymiş efendim? Önce baba demişlermiş. Ondan önce söylenen itten kurttan haber yok tabi. Ben her ne kadar böyle söylesem de  içten içe durumu kıskandım tabii. “Ulan her işinizi yapan benim, niye önce baba söyleniyor” dedim. Hay çenem tutulaydı. Bunlar anneyi öğrendi öğrenmesine ama anlamını bir türlü öğrenemedi. Anne kelimesi bizim evde “hizmetçi, babalarının uşağı, gündelikçi, emir eri” anlamlarında kullanılır oldu. Her işleri bir emirle bana yaptırılır oldu.

İşin pis yanı bazı emirlerini henüz anlayamıyorum. E tabi tam olarak konuşamıyorlar ama bundan haberleri yok. Kendilerini TRT spikeri falan sanıyorlar. Öyle bir özgüvenle, tıkır tıkır konuşup bana çıkışıyorlar ki görseniz aklınız şaşar.

Örnek diyalog:

–          Annea!

–          Efendim, anneciiiiiim.

–          Valigamina şua (Bir emir veriyor, onu anladım, ama ne?).

–          Ha?

–          Valegamina amgı (Sinirle, yine emir veriyor.)

–          Ne?

–          Annea! (“Yettin artık karı” der gibi)

–          Efendim, anneciiiiim.

–          Vale mi vola ga? (Anlamıyor musun geri zekâlı der gibi)

–          Ne diyorsun, bir tanem, anlamıyorum.

–          MADEGU LAMEŞO DAMGI!!! (Bir küfür yedim ama ne?)

Sonra bir de anlamlı konuşmaları var ki, anlamsızdan beter. Her an yine bir emir, yine bir emir:

“Annea! Şil!” (Ağzı kirlenmiş de, silinecekmiş.)

“Annea! Otuy!” (Oturmam, kalkmam hep emirle.)

“Annea! Oku!” (Okumayı öğrenecekleri günü dört gözle bekliyorum. Ben öğrenim hayatımda bu kadar kitap okumadım be!)

Öğrendikleri her fiil bana yeni bir emir için kullanılıyor. Ben ne mi yapıyorum? “Emredersin, anneciiiiim,” deyip hemen isteklerini yerine getiriyorum tabi. Ama bir de imkânsızı zorlamaları var ki elimde değil beni delirtiyor.

Mesela gecenin bir yarısı, kızı pışpışlamaktan ellerim kızarmış, kolum kuyu kolu gibi bir aşağı bir yukarı inmekten laçkalaşmış. Gözüm ha döndü ha dönecek. Kızı alıp duvarlara sektire sektire camdan atmam an meselesi. Pişpişi bırakıp sinirle bağırıyorum:

–          Öf, uyu artık! Geberdim be!

Hanım istifini bile bozmadan cevap veriyor:

–          Annea!

–          Ne var?

–          Pişpiş. (Anlamı: Çeneyi bırak, piş pişe devam et)

Oğlan geri kalır mı? Yukarıdaki konuşmanın bir de saatlerce ayakta sallamadan sonra gerçekleşeni var, o da şöyle:

–          Öf, uyu artık! Geberdim be!

Tahmin edeceğiniz gibi cevap hemen yetişiyor:

–          Annea!

–          Ne var?

–          Şalla. (Anlamı: Çeneyi bırak, şallamaya devam)

Şimdi dört gözle yeni bir kelime bekliyorum: LÜTFEN!     Umarım onu söylemede önce araya kertenkele, gergedan, dinazor, tahterevalli, inşallah, maşallah, sübhanallah, Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdanmısınız gibi kelimelerin girmesi gerekmez!

Paylaş: