Bu sene evliliğimizin altıncı yılını dolduruyoruz. Açık konuşayım, bu süre içinde beni en çok yıpratan konu, “Bugün ne pişirsem?” sorusuna 24 saat içinde bir cevap bulmaktı. Bebeler bizim yemeklerden yemeye başlayalı bu soru daha da canımı sıkar oldu. Her gün yemek kaygısı. Off. Liste yaptım, olmadı. Sağa sola telefon açtım, olmadı. Takvimdeki yemeklerden pişireyim dedim, o da olmadı. Kaderimle baş başa kaldım. Bu arada doktorun verdiği listeye baktım. Efendim, 1,5 yaş çocuğunun bir öğünü için sevgili doktorumuz önerdiği liste şöyle: çorba + pilav / makarna + etli sebze yemeği / köfte  + yoğurt / taze sıkılmış meyve suyu. Çok merak ediyorum kendisi evinde bir öğünde bunların hepsini görüyor mu acaba? Okuyunca adama “Oha bu ne be, iftara misafir mi geliyor?” dememek için kendimi zor tuttum. Efendim, bir de dengeli olacakmış yaptıklarımız. Öyle kafayı bir yemeğe takıp sürekli pişirmek olmazmış. Her şeyden pişecekmiş. Şahsen ‘dengeli beslenme’ dendiğinde aklına ‘bir kalas üzerinde dengesini sağlayarak yürümeye çalışırken sandviç yiyen kadın’ gelen biri oduğumdan dengeli beslenme olayı dengemi pek bir sarstı.

Yardımcı ablamız varken, yemek konusu daha kolaydı. Gerçi o zaman da ne pişirsem derdim vardı ama aklıma bir şey gelir gelmez hemen pişiriyordum. Şimdi paçama yapışmış iki bebeyle yemek yapmaya çalışıyorum. Onlar uyuduğunda yapayım desem, doğru düzgün uyumuyorlar ki. Otomatik ertelenmeye alınmış çalar saat gibi her on dakikada bir, biri mutlaka ötüyor.  Ben yanına gidince hemen geri uykuya dalamaya da biliyor. Ben de yemeğin altını aç kapa yapmaktan bir türlü pişirip çıkaramıyorum. Bu yüzden abla gittiğinden beri yemekler konusunda bir değişiklik yaptım. Yemek tariflerini içinde bulunduğum duruma göre ayarladım.

Misal, patates yemeği mi yapıyorum? Doğramak yok. Soyduğuma şükredin. Hemen düdüklüye bir kemik atıyorum. Yanına da bir iki patates. Biraz tuz. Haşlıyorum. Bittiii. Keşkek mi pişiriyorum? Yine düdüklüye et + buğday + tuz atıyorum. Haşlıyorum. Bittiiiii. Böylece her kuru, yaş gıdayı, kemik/et/tavuk eşliğinde haşlayıp tuzlayıp sunuyorum. Sonuç: Eh, gözünüzü kapatıp yerseniz fena değil.

Dün ‘doğru düzgün’ bir yemek pişireyim dedim. Gözüme bir kavanoz bezelye konservesi ilişti. Kolay da olur diye başına geçtim. Bebeleri uyutup geldim. Dibine soğan doğrayayım dedim. Biri zırladı. Sakinleştirip geri geldim. Soğanı elime geri aldım. Kapı çaldı. Komşu bir şey istedi. Verdim. Soğan elimde geziyorum. Bıçak neredeydi? Aha burada. Soğanın kafasını uçuruyordum ki biri daha zırladı. Gidip emziğini verdim. Elimdeki soğanı yerine koydum. “Soğansız olsun, anasını satayım,” dedim. Önceden çıkarmayı unutmuşum, kendime küfrederek eti buzluktan çıkardım. Off. Nasıl doğranacak bu şimdi. “Etsiz olsun, anasını satayım,” dedim. Eti yerine koydum. Yemek lezzetli olsun diye (!) biraz tereyağıyla salçayı kavurdum. Biri zırladı. Geri uyuttum, geldim. Nihayet salça hazır. Konserveyi açayım dedim. Gel de aç. Çeviriyorum, çeviriyorum, gıjjjj diye elim dönüyor, şerefsiz kavanoz açılmıyor. Kapağının arasına bıçak sokmaya çalıştım. Yok. Beceremedim. Bezle açmaya çalıştım. O da olmadı. “Lan ne yapılırdı?” diye düşünüyorum. Aklıma sıcak suda kapağını kaynatmak geldi. Suyu kızdırdım. Sonra kafam dank etti, onu konserve açmak için değil, kapatmak için yapıyorduk. Küfrederek elime geçen bilumum şeyle kapağı açmaya çalıştım. Bu sırada bebeler kalktı. Kapak açma oturumuna biraz ara verdim. Geri geldim, bebeleri sandalyeye oturttum. Ellerine biraz ekmek verdim. Kapakla dövüşmeye devam ettim. Anam nasıl kapatmışlar kapağı. Sanki içinde bezelye değil de devlet sırrı var. “Bari bi de şifre koysaydınız, şerefsizler” diye söve saya kapağı açmaya uğraşıyorum. Olmuyor da olmuyor. Şeytan dedi, “at duvara parçala kavanozu, içinden seç al bezelyeyi”. “Salak mısın, şeytan? İşim mi yok da tek tek ayıklayacağım. Vereceksen doğru düzgün akıl ver,” dedim. Düşündüm, taşındım, şeytandan da tekrar ses çıkmayınca başka bir şey pişirmeye karar verdim. Ara ki salçalı suyla pişirilecek bir şey bulasın. Geri döndüm kavanozumla mücadeleye. O sırada aklıma geldi, bir tivit attım, SOS verdim. Hemen sağ olsun birkaç arkadaş el ettiler. Biri dedi ki “Kapağını del!” Aha dedim. Hemen bir satır aldım elime. O hırsla hiayyyt hiayyyt giriştim kapağa. Delik deşik ettim şerefsizi. Bezelyeleri kurtardım içinden. Attım salçalı suyuma, son gazla kaynattım. Bebeler açlıktan bayılmadan ağızlarına düşürdüm. Bu arada bir kaşık da ben aldım. Sonuç mu? Hmm. Yok vallahi, gözünü kapatsan da yenecek gibi değil!

Paylaş: