Geçenlerde bir kitap okudum. Bir terapi günlüğü. Hani bazı kitaplar insanın hayatını değiştirir ya. Bu kitap da tek benim değil, külliyen bizim evin hayatını değiştirdi. Yoo, yoo psikolojik manyak olduğumuzu tespit etmedik. Hayır, hayır terapiye de başlamadık. Cık, dedim ya psikolojik yardımla alakası yok. Yav bi durun da anlatayım ne oldu!

benim-yolum1d5bc12db61433052d9e717543b0c416

Benim Yolum, avangard kitaptan çıkmış. Geçen sağ olsun, blogu takip eden arkadaşlardan biri gönderdi. O ara çok yoğundum, yeni elime alabildim. Kitapta bir kadının anne olduktan sonraki biraz ileri gidişli, bolca geri dönüşlü yolculuğu var. Travmatik bir çocukluk, zorlu bir hamilelik, ardından yine zorlu bir doğum ve zırıl zırıl zırlayan bir bebe. Anne çocuğuyla problemlerini çözmeye çalışırken, psikolog arkadaşından yardım alıyor ve problemlerin kaynağının aslında kendi çocukluğuna dayandığını keşfediyor. Kendi geçmişiyle problemlerini hallettikçe bugünü de düzeliyor. Kitapta her annenin kendisinden bir şeyler bulabileceğinden şüphem yok. Bana düşen de zırıl zırıl ağlayan bebe kısmı oldu.

Anacım, çok şükür, ne travmatik bir çocukluğum oldu, ne de etrafımdakilerle derin problemlerim. Gayet sevilerek büyütüldüm, çok da isteyerek çocuk sahibi oldum ama gelin görün ki ilk yıl susmadan zırladı bebelerim. Kesintisiz bir saat uyudukları da olmadı. İlk seneyle de bitmedi dertleri. Sonrasında da felaket zorlardı. Bense depresyonda olduğumu, çocuklar 3 yaşını doldurduğunda, depresyondan çıktığımda anlamıştım. Aynı anda iki bebek mahvetmişti beni. Ne zaman ben düzeldim, çocuklar da düzeldi. Lamı cimi yok, çocuk annenin yansıması. Anne mutluysa, çocuğu da mutlu. Anne gerginse çocuğu da gergin.

Çocuklarım maşallah şimdilerde çok uyumlu, neşeli, eğlenceli, mutlu bebeler. Kitabı okurken geçmişteki zorlu günlerin etkileri tamamen geçti mi yoksa derinlerde kötü izler mi bıraktı diye ister istemez düşündüm. Hemen gözden geçirdim: güvenli bağlanma sağlandı, tamam, hatta o kadar bağlandık ki kör düğüm olduk; iki yaş sendromunda hayırlar kabul gördü, ağızlarına çarpılmadı, benliğini tanıma ve tanıtma da tamam; tuvalet eğitimi popo yakmadan tamamlandı, o da tamam… Ooo harika bir iş çıkarmışım! Bundan iyisi can sağlığı. 😉

Tabi bu benim gördüğüm taraf. İlişkimizin bir de bebe boyutu var. Hemen bebelere de sordum sizce nasıl bir anneyim diye. İkisi iki taraftan bağırdı: GÜZEEEEL! “Memnun olmadığınız taraflarım var mı?” YOOOO! “Yani şöyle yapsan daha iyi bir anne olursun diyeceğiniz bir şey yok mu?” YOOOOK!

Aferin bana, iyi belletmişim. Gördüğünüz gibi müşteri memnuniyeti de hat safhada. Daha ne olsun? 😉

Ama yine de geçmişi düşünüp, ağlayıp zırladığımız, bar bar bağırdığımız günleri  hatırlayınca  ister istemez canım sıkıldı. Bir konuşma yaptım bebelerime. “Bakın canlarım,” dedim. “İnsan bazen istemediği şeyleri yapar. Siz benim canımsınız. Sizi üzmeyi asla istemem. Ama bazen istemeden üzdüğüm oluyor. Hepsi için özür diliyorum. Lütfen beni affedin. Sizi üzersem de hemen beni uyarın: “Anneciğim şu an beni üzüyorsun,” deyin. Ben de kendimi düzelteyim. Tamam mı?”

Tamammış. Şapır şupur öpüştük.

Aradan daha birkaç dakika geçti geçmedi, oğlan camın önüne çıktı. İtfaiyecilik oynayacak, perdeye tutunup atlayacak. “Oğlum kornişi tepene indireceksin yine!” dedim. Yoo, kızıp bağırmadan. Sadece biraz vurgulu. Ama gel gör ki yine de içlendi bebe. “Anneciğim, şu an kalbimi bilerek mi kırıyorsun, bilmeden mi?” diye sordu. Oğlandaki kalp püf desen uçacak mübarek. “Lan bu kadarcık şeye de kalbin kırılırsa işimiz var eşoğlueşek” demedim tabi. Bir söz verdik, arkasında durmak lazım. “Ay kusura bakma, bilmeden oldu. Lütfen camdan aşağı iner misin bidenecik güzel oğlum?” dedim. Mutlulukla indi. Öpüşüp koklaştık.

Biraz sonra yemek yapıyorum, bebelerin ikisi bir parmaklarını yalayıp tabaktan galeta ununu yürütüyor. “Yapmayın yavrum, her taraf un oldu!” dedim. Tabi yine bağırmadım. Sadece vurgu. Amanın! Kızın gözleri dolmasın mı, dudakları titremesin mi? Oğlan da yine hemen atladı, “Ama sen bizim kalbimizi kırıyorsun anne!” Vay vay vaaay! “Ulan ne hassas kalbiniz varmış, tık desek kırılıyor, cık desek kırılıyor. Buraya kadar iyi gelmişiz vallahi!” demedim tabi. “Ayy kızmadııım, sadece her tarafa un saçılıyor diye söyleme ihtiyacı hissettim. Lütfen unu parmaklamayın canlarım ciğerlerim,” dedim. Öpüştük, parmakları yaladık.

İster istemez haydaaa dedim içimden! Ne oldu ayol benim taş gibi bebelerime. Anaları özür diledi dileyeli bir hassaslık, bir naziklik, bir incelik, bir çıtkırıldımlık… Onlar nazikleştikçe ben de yontuldum. Aman aman bir evin halini görün, zarafet timsali. Lütfenler, ricalar, istirhamlar, bizzahmetler… Paçalarımızdan kibarlık akıyor. Saraylı olduk saraylı…

Yüksek müsaadelerinizle yazıyı burada bitiriyorum efenim. Okuduğunuz için minnetlerimi sunarım. Bloguma kadar zahmet edip şeref verdiniz. Hürmetlerimle… 😉

Paylaş: