(Daha önceki madam yazıları için bkz. 123, 45, 6, 7)

EQ’nun henüz keşfedilmediği yıllardı. Varsa yoksa sayısal zeka. Matematiğin iyiyse zekisin, kötüyse kaldır kendini çöpe at, zaten senden bir halt olmaz. Akşam oturmalarının, altın günlerinin, ayak üstü muhabbetin değişmez konusu: seninki matematikten kaç aldı, benimki kaç aldı…

Yine bir akşam misafirlikteyiz. Veliler sidik yarıştırıyor. Kimin çocuğu hangi okulu kazanmış, neti kaç, bilmem ne. Ben de küçüğüm. Daha ilkokul ikiye bilemedin üçe gidiyorum. Diğer bebelerin hepsi benden büyük. Ve dendiğine göre hepsi de üstün zekalı. Babam beni kucağına oturttu, ötekileri de başına topladı. Başladı sormaya: 23’ün 5 eksiğinin 2 fazlasının dörtte biri nedir? Daha bebeler 23’ten 5’i çıkarana kadar atladım hemen BEEEEŞ! Güzel, peki 30’un yarısının 7 fazlasının 12 eksiği? Yine atladım. OOONNNN! Harika. Peki 80’in çeyreğinin 5 eksiği? ON BEEEŞ! Bebeler ağzını açamadan bağırıyordum hemen cevabı. YİRMİİİ! YİRMİ BEEEŞ! Etraftaki ana babalar yavaş yavaş dikkat kesilmeye başladılar bize. Hayret yav, nasıl da biliyordum tüm soruları. Bacak kadar boyumla! Yediler beni, yediler gözleriyle. AHAHHAHAHAH! Bir süre sonra evdeki herkes kendi aralarındaki muhabbeti bıraktı, bizi izlemeye başladı. Hatta biri inanmadı, saatinin hesap makinesiyle hesaplıyor doğru mu cevap veriyorum diye. Babam da iyi matematikçidir ha, gittikçe artırıyor soruların dozunu. Ama ne sorarsa sorsun, sorusu biter bitmez şak diye söylüyordum cevabı. KIRK BEEEEŞ! ELLİİİİ! Yok artık dediler, bu kadarını da bilemez! Çalışkan diyorduk da bu kadarını da bilmiyorduk! Yuh nasıl hesaplıyor! Kız değil hesap makinesi maşallah! DOKSAAAAN! DOKSAN BEEEŞ! Millet şok! Denklemler, üslü sayılar, en doğalından organik sayılar, logaritma, fonksiyonlar, kesirler küsurlar püsürlar…. Hepsine çat çat cevap! Bir insan ancak bu kadar zeki olur. Kesinlikle televizyona çıkmalıyım. Amma sükse yapmıştım ha. AHHAHAHA. Babam, ben bildikçe milletin şaşkın bakışları arasında kakır kakır gülüyor, bir yandan da daha zor bir soru düşünüyordu kafasında. Az önce kabarıp duran velilerin pısışı hâlâ gözümün önünde. AHAHHAHA.

O gün orada söylendi mi bilmiyorum ama işte bin beş yüz sene sonra beni yıldız yapan o gecenin sırrını açıklıyorum: Babam soru sormaya başlamadan önce kulağıma ne sorarsa sorayım beşer beşer saymamı söylemişti. Ben de soruyu bile dinlemeden cevabı yapıştırıyordum. Beş, on, on beş, yirmi… 😉

NİHAHAHHAHHA!

Şükür devir biraz değişti. Artık her şey matematik değil ama benim de beynime işlemiş tabi bu matematik algısı, çocuklar bir an önce saymayı öğrensinler diye onlar küçükken elime ne geçerse sayıyordum. Bir, iki, üç, dört, beş… merdivenden yukarı. Bir, iki, üç, dört, beş… merdivenden aşağı. Bir, iki, üç, dört, beş… çizgi var yerde. Bir, iki, üç, dört, beş… kuş var havada. Peki bebeler öğrendiler mi? HAYIR! Koskoca beş yaşa üç, yedi, on, iki, sekiz şeklinde sayarak girdiler! Aklım çıkıyordu birinin yanında saymaya başlayacaklar, beni yerin dibine sokacaklar diye. :/

Geçen sene anaokulunda müfredata göre sözde sayıları öğreniyorlardı. Eve her hafta bir sayıyla ilgili alıştırma geliyor. Bu kaç diyorum. ÇUBUUUUK! Bir! Peki bu kaç? PATLICAAAAN! Dört! Daha bebelerim sayıların ne olduğunu anlayamadan iş daha da ilerledi. Bu sefer gelen alıştırmalar şöyle: 3 kurbağa + 5 kurbağa kaç kurbağa eder? Cevap veriyorlar MİNİK KURBAAA MİNİK KURBAAA KUYRUĞUN NEREDE?? Derken ANNE KURBAĞALARI BEN BOYAYIM MI NOOOOLUUUR? Haydi çıkıyor bir kurbağa boyama kavgası. Kavgayı zor bela yatıştırıp kâğıttan okumaya devam ediyorum: “5 şekerim vardı 2 tanesini kardeşine verdim, kaç şekerim kaldı?” Oğlan kendini yerlere atıyor, vay bütün şekerleri kardeşime veriyorsun bana hiç şeker kalmıyor diye. :/ Üzülerek anladım ki benim bebelerdeki matematik zekasının minik kurbağanınkinden pek farkı yok.

Yine çocuklara  beyin nakli falan mı düşünsek acaba diye içimden geçirdiğim günlerin birinde dedim ki öğretmenleri öğretemiyor herhalde. Yoksa benden nasıl doğar bu kadar düşük zekalı iki çocuk? Yanıma aldım ikisini, parmaklarımı açtım, “Bakın bu beş!” Sonra tek parmak açtım. “Bakın bu bir.” Neymiş? Beş, bir, beş, bir, beş, bir… Bu kadar. Sadece iki rakam öğreteyim. Onları öğrenince diğerlerine, iki basamaklılara ve üslü sayılara geçeriz. Elim değmişken karekök de aldırırım çocuklara. Anladınız mı çocuklar? EVEEEET! Aferin. Peki söyleyin bakalım bu kaç? Üüççç! Hayır, sekiiiiz! On aaltııı! Her şeyi çatır çutur öğrenen çocuklar, iki sayıyı bir türlü öğrenemiyor. Şeytan dedi yapıştır beş kardeşi suratlarına kısa yoldan öğret.

İşte o an kendime geldim. Ayol ne yapıyorum ben? Madam Montessori görse ağzıma çarpar. Ben ki kendini yavrularını özgür ortamda, hayat gerçekliği içindeki eğitimlerine adamış bir madamım. O kadar kitap okumuşum. Peki hâlâ nasıl çocuğuma şunu öğren diye diretiyorum? On milyon çocuk için birden hazırlanan okul müfredatından bana ne? Ben bilmiyor muyum her çocuğun kendine özel olduğunu? Vakitleri geldiğinde, merak duyduklarında çatır çatır öğreneceklerini? Sayı saymasını bilmeyen insan mı var sokakta? Hem varsa da ne olmuş? Kabirde havuz problemi mi soracaklar? Yemişim matematiğini, rakamını, rasyonelini, irrasyonelini…

O gün kapandı sayılar konusu. Onlar kendi bildikleri sıradan memnunlar. Ben de onlardan memnunum. Bir de oğlan yaşımın 90 olduğunu sanmasa daha iyi olacaktı ama varsın o kadar da olsun. 90 da güzel yaş. Hem şurada 90’ında kaç kişi kaldık Allah aşkına?

Bir kaç hafta önce kitap okuyoruz. Ejderhanı nasıl eğitirsin’i. Kitap kalın olduğu için her gün bir bölüm okuyorum. Bugün 5. bölümdeyiz. 6’ya kadar okuyacağız. Yarın 6’dan başlayacağız. 7 oldu, bugünlük  bitti. Hayret bir şey, çocuklar şak diye öğreniverdiler sayıları. Anne bu kaçtı? 3. Peki bu? 6. Bir anda. Ağzım açık kaldı. Boşuna dilimi damağımı kurutmuşum merdiven, kuş, böcek, taş… sayacağım diye.

Ardından bir gün alışverişe çıktık. Oğlan dedi ki 3’ün yanında 4 olursa ne olur? Aa bir baktım, fiyat etiketini görmüş, onu soruyor. 34 dedim. Peki 7’nin yanında 2? 72. Adım atamaz olduk sokakta. Her an gördükleri bir sayıyı soruyorlar. Anne şunla şu yan yana gelmiş, anne bunla bu yan yana gelmiş… Tek gündemimiz dolar kuru, altın fiyatı, lahmacuncunun teli, araba plakası…

Derken o mu büyük, bu mu büyükler başladı. Kim kaç yaşında, kimin yaşı daha büyük, kim yakında ölecek hesabı.

Bir de yüze kadar sayma işi var tabi. Oğlan taktı kafaya. Obsesif gibi. Her an sayıyor. Başta 9’lardan sonra ne geleceğini bilemiyordu. 19, yirmi on. 29, üç on falan diyordu. Onları da öğrendi. Şimdi sofraya oturuyoruz bir lokma alıyor başlıyor saymaya. Durdurabilene aşk olsun! Yüz oluyor, bir lokma daha ve sayaç yeniden başlıyor… Delleneceğim!

Tabi minik problemlerimiz de var. 3 cevizim var 7 tane daha aldım, kaç cevizim oldu? Önceden “2 bardak su içtim, 2 bardak daha içtim. Ne oldu?” 4 bardak oldu. “Hayır, toyletim geldi” diyen çocuk şimdi gece gündüz hesap yapıyor. Onu aldık, bunu sattık, ötekini çarptık…

Bir de daha soyut sorular var tabi. Matematiğin felsefesine de dalış yaptı bebelerim. Sıfırdan küçük sayılar annelerinin karnında mıdır? 90 son yaş mıdır, o yaşta ölmeyenler ne yapılır? Bebek doğunca bir yaşına gelene kadar kaç yaşında bekliyor? Bir seksen yüz diye bir sayı var mıdır? Neden yoktur? Sayıların adını niye böyle koymuşlar? Sonsuz hangi sayıdan sonra gelir? Sonsuzdan büyük sayı var mıdır? Allah sonsuzun kaç olduğunu biliyor mudur?

Anlayacağınız şu aralar boğazıma kadar sayılara gömülmüş durumdayım. Bebelerin sayı öğrenme yaşı bir geldi pir geldi. Oysa tek istediğim el içine çıktıklarında doğru düzgün ona kadar sayabilmeleriydi. Bir de bunun harfli versiyonu olduğunu düşündükçe madamlığı bırakıp köyüme mi dönsem diye düşünmüyor değilim doğrusu. 😉

 

Paylaş: