Bizim evde adetti, doğum günün olunca annenin dizine yatarsın o sana doğduğun günü anlatır. Ben ters doğmuşum mesela.  “Daha oradan belliydi huysuzluğun” derdi annem. Viyak viyak sabah akşam ağlarmışım. Ayrıca her yurdum insanı gibi ben de bebekken elbette sarışın ve mavi gözlüymüşüm. (Valla resmim bilem var.) 😉

Her sene 3 Haziran yaklaştığında bizim evde de benzer bir muhabbet oluyor. Bebelere nasıl doğduklarını anlatıyorum. Bizim hikâyemizin de tek tersliği bebelerin ters gelmesi olsaydı keşke. Ay nasıl içim daralıyor anlatırken. Çocuklar da üzülmesinler diye epey sansüre uğruyor hikâye ama her sene ama her sene aynı erken doğum travmasını tekrar yaşıyorum. Sonra da doğumu başlatan oğlana atarlanıyorum, “Kurtlu herif ne vardı doğacağım diye tutturacak, ekmek elden, su gölden, oturaydın ya içerde! Hiç olmazsa birkaç hafta daha duraydın da yoğun bakıma girmeyeydiniz!”

Bu sene doğum günleri yaklaşırken ayrı bir stresim daha vardı. Çocuklara ilk kez doğum günü partisi yapacaktım! Şimdiye kadar hep aile arasında bir pasta kesip atlatmıştım. Geçen sene de okulda yapmıştım, pastamı alıp gitmiştim. Çok rahattı valla. Bu sene nisan ayından beri okulsuz oldukları için (okul öğrenci sayısının azlığından erken kapandı) okulda kutlama şansım da yoktu. Benimkilere de diğer arkadaşları gibi sitenin parkında bir doğum günü yapayım dedim. Zaten heveslenip duruyorlar, daha ortada plan ve proje bile yokken arkadaşlarına ve yoldan geçen bilumum vatandaşlara “Bizim doğum günümüz olacak, siz de gelin” diye duyurmuşlar. Artık yapması şart oldu. Park olursa rahat ederim diye düşündüm. Hem temizlik derdi yok, hem de herkesi çağırabilirim, nasıl olsa alan geniş.

Geçen hafta Cuma günüydü doğum günleri ama son birkaç haftadır gün sayıyorlardı. “Anne doğum günümüze kaç gün kaldı?” “Anne kaç kere yatacağız kalkacağız?” “Anne bugün mü doğum günümüz?” “Anne doğum günümüz ne zaman gelecek?” “Artık biz ne zaman doğacağız anneeeaaa!” Bir ara mahkeme kararıyla doğum tarihlerini öne çekmeyi bile düşündüm. Bu ne lan! Şu sabırsızlıkla yedi ay yine iyi beklemişler içeride.

Cuma günü sabah erkenden kalktım. Saat 9’dan akşam 4’e kadar kesintisiz hazırlık yaptım. Kutlama akşam 5’te olacaktı. Hava yanıyor, öğlen yapmak hiç akıl işi değil. Saat 2 gibi burnumu pencereden uzatmıştım da burnum közlenmişti zaten. Saat 3’e doğru sanki hava biraz kapanır gibi oldu. Yağmur geliyor falan dediler. “Amaan” dedim “gelsin, ne olacak yaz yağmuru. Zaten kamelyada oturacağız, çiseler geçer.”

Saat 4’e doğru hava iyiden iyiye karardı. Birkaç arkadaş telefon açtı, doğum günü iptal mi diye. “Yok” dedim ya, “ne iptali, gelin, yağarsa da çiseler geçer. Zaten üstü kapalı.”

4 buçuğa doğru dışarı çıkıp bir etrafı kolaçan ettim. İyice stres sardı beni. Gök nasıl gürlüyor. O ne şimşekler öyle. Ama daha yağmur yok. Olsun dedim yaa, yaz yağmuru, çiseler geçer. Biraz ilerimde de düğün var belli, davul zurna sesi geliyor. Yağmur yağacak olsa onlar düğün yapmazdı dedim. Ben de bir safım, sanki meteoroloji genel müdürünün oğlu evleniyor.

Aşağı inip kamelyayı hazırlamaya başladım. Yiyecekleri bir bir aşağı indiriyorum. Her indirişimde kafamdaki “Acaba?” sorusu biraz daha artıyor. Acaba evde mi yapsam? Ama ev göçüyor. Nasıl olsa evde olmayacak diye dokunmadım hiçbir şeye. Daha yatağım ortada duruyor. Ayrıca bebelerin kuzenleri vardı, yıktılar evi. Yok yok diyorum, kendimi teselli ediyorum, çok yağmaz zaten yaz yağmuru, yağsa da kamelya var! Ayrıca davul zurna aynen devam. Bakmışlardır herhalde hava durumuna. Yağacak olsa düğün yapmazlardı.

Saat 5’e çeyrek kala masam aşağıda hazırdı. Son parçaları getirirken ben yağmur çiselemeye başladı. Hatta köz patlıcan salatamı getirirken öyle bir şimşek çaktı, yıldırım o kadar yakına düştü ki çığlıkla yerimden hopladım. Neredeyse çocuklarının doğum gününe köz patlıcan taşırken közlendi diye haber olacaktım. Bu arada hmm davul zurna da susmuştu. Ve ben hâlâ az sonra kopacak tufandan habersiz “Ay yaz yağmuru yeaaa, çiseler geçer” diye kendime teselli veriyordum.

Derken çiseleme yerini sağanağa bıraktı. Birkaç dakika içinde sağanak da yerini fırtınaya bırakmaz mı? Sokağın halini bir gör! Gümbür gümbür şimşekler, biraz dolu bolca yağmur, kış kıyamet, fırtına… Rüzgar resmen denizi alıp kafama geçiriyor. Hava zaten simsiyah. Ne yapacağımı şaşırdım. Dışarıda benden başka canlı kalmadı.  Fareler bile çoktan terk etti ortamı. Ben hâlâ düdük gibi dışarıda parti yapmaya çalışıyorum! Bu yağmura niye ahmak ıslatan dendiğini anladım! Ah kafasız kafaam!

Rüzgâr yağmuru öyle bir atıyor ki üstü kapalı dediğim kamelya su içinde kaldı. Tabi benim yiyecekler de! Allah’tan streç filmle sarmışım, kamelyanın içi gölete döndü. Son ana kadar inat ettim ama baktım olacağı yok masayı geri toplamaya başladım. Eve sıçan gibi döndüm.

Saat de beş oldu! İptal etsem kaç saattir hazırlık yapıyorum. Hazırladıklarım ne olacak? Eve alsam misafiri NOOOOO evim berbat! Baktım olacağı yok, millete haber verdim eve gelin diye. Eve bir giriştim, orası burası şurası… Sinirden çırıl çırıl çığrıyorum bebelere bu arada. Doğduklarına pişman oldu garibanlar.

Evi biraz toparladım hemen salona masayı kurdum. Ağzımı açacak halim kalmadı bu arada. Zaten yorgundum iyice canım çıktı. Tam her şey hazır derken bulutlar bir dağıldı, güneş bir açtı ki amanııın. Sanki beş dakika önce o tufan burada kopmadı! Etraf güllük gülistanlık. Hava pırıl pırıl! Gökyüzü resmen bana nanik yapıyor! Daha fazla tutamadım kendimi bir ağlamaya başladım höyküre höyküre. “Hüüüü kurtlu herif ne vardı doğacağım diye tutturacak, hüüüüüü ekmek elden, su gölden, oturaydın ya içerde! Hüüüüüüüüüüüü hiç olmazsa birkaç hafta daha duraydın da şu kırkikindi yağışları biteydi be oğlum! Hüüüüüüüüüüüü!”

Paylaş: