Bizim için çok zor olmasına rağmen şimdiye kadar bebeklerimi kontrole doğdukları ve yenidoğan yoğun bakımında kaldıkları hastaneye götürdük. Başka bir doktorda içimiz rahat etmedi. Bugünlerde on sekizinci ay kontrolüne gitmemiz lazım. Dün öğrendim ki yoğunluktan dolayı artık bir yaşından sonra bebeklerin takibi orada yapılamayacakmış. Evimize yakın, güvendiğimiz bir doktora gitmemizi önerdiler. Bir yandan sevindim. Çok zor oluyordu gitmek. Bir yandan da üzüldüm. Her gidişimiz bizim için bir anı oluyordu. Orada tekrar yoğun bakımın havasını solumak, o garip hijyen kokusunu almak “Vay be neler yaşadık burada” dedirtiyordu bize. Bugünden itibaren o dosya kapanmış oluyor. Dosyayı rafa kaldırmadan size hastane yolundaki bir maceramızı anlatmak istedim.

Kontrole hep iki bebe, üç yetişkin olarak gittik. Annem daima bize eşlik etti sağ olsun. Teyzem de fırsat buldukça geldi. Geçen sene Kasım ayında annem memlekete gitmişti. Olacağı bu ya bizim de doktor kontrolümüz var. Kocamla ne yapıp edeceğimizi düşündük kara kara. Yanımıza kimseyi bulamadık götürecek. İkimiz gidelim bari dedik. Koskoca iki insanız. İki bebeyle mi baş edemeyeceğiz?

Her doktor randevusu öncesi olduğu gibi beni 2 gün öncesinden stres sardı. O kadar yolu nasıl gideceğiz? Normalde önce yolun tam yarısında oturan anneme gidiyoruz. Birkaç saat dinlenip annemi alıp yola devam ediyoruz. Dönüşte de aynı şekilde anneme gidiyoruz. Akşam eve dönüyoruz. Bazı bebeler arabayı sever. Hatta anne-babalar uyutmak ya da susturmak için arabayla gezmeye götürür çocuklarını. Benimkiler tam tersi. Arabaya binince çığırmaya başlıyorlar, inene kadar ne kafa koyuyorlar insanda ne göz. Küçük bebeklerken bir nebze daha iyiydi. Dışarıda uyutuyorduk. Arabaya anakucaklarında uyumuş halde koyuyorduk. Uyanana kadar tam gaz yol alıyorduk. Şimdi parçalıyorlar hem kendilerini hem beni. Araba koltuklarından nefret ediyorlar. Ağlamaktan mora dönüyorlar. Ben iki araba koltuğu arasında pestil halde yol alıyorum. Artık bazen mecbur olunca araba koltukları birbirlerini taşıyor, ben bebelerimi taşıyorum. İki bebe de bir kucağa sığmıyor, her yolculuk sefalet, sefalet, sefalet…

Neyse konuya dönüyorum. Sabah erkenden kalktık. Çantaları hazırladım. Bebelerin ilk uykularında anakucaklarına yatırdık. Arabaya yerleştirdik. Hastaneye kadar uçarcasına gittik. Kontrollere de sıra beklemedik. Allah’tan o iş de tamam. Dönüşe geçtik. Ben inanamıyorum bu kadar rahat hallettiğimize her şeyi. Bebekler tekrar uyudu. Hemen arabaya koyduk. Gaza bastık dönüyoruz. O dönemlerde bir arkadaşım Amerika’dan süt sağma makinesi göndermişti. O da eve teslim edilmiyor, Avrupa Yakası bilmem ne bilmem ne denilen bir yerde, alınmayı bekliyordu. Kısa bir süre içine almazsan acayip bir yer kirası ödemek zorunda kalıyorsunuz. Vakti zamanında bana bir arkadaş Kore’den hediye göndermişti: kurutulmuş yosun ve Bülent Ersoy’un yaz programlarında kendini ve bir kilometrekare çevresindekileri yellediği yelpazelerine benzeyen bir yelpaze. Almakta geciktiğim için yıllar önce 127 TL para ödemem istenmişti. “Ben öğrenciyim, o kadar parayı nereden bulayım” diye zırlayınca ben, memur parayı sıfırlatmıştı. Ben de sevincimden yelpazeyi adamın karısına hediye olarak bırakmış, kuru yosunlarımla eve gelmiş, napıyım lan ben yosun kurusunu deyip onu da çöpe atmıştım. Neyse efendim, işte yer parası ödemek zorunda kalmamak için kocam hastane dönüşü uğrayıp paketi almayı teklif etti. “Yok,” dedim. “Bebeler aç, uyanırlarsa kıyameti koparırlar. Hazır bunlar uyuyorken evimize düşelim.” Ama koca milleti işte. Laf dinlemez ki. Baktım postane tarafına döndü. Bebelerde uyuyor, vıdı vıdı etmeyim boş yere dedim, sustum oturdum. Arabayı postanenin hemen önüne park ettik. “Ben hemen koşup alıp geleyim,” dedi kocam. “Çocuklardan birini de al. Şimdi ikisi bir uyanırsa, ben bakamam,” dedim, o sırada kocamın kapısı suratıma çarpıldı. Artık duydu duymazlıktan mı geldi, harbiden duymadı mı bilmiyorum. Çekti gitti. Çekip gitmesi mesele değil de kapı öyle çarpılır mı? Kız yerinden fırladı, zırlamaya başladı. Ben de hemen emzireyim de susturayım diye düşündüm. O gün de hava nasıl soğuk. Üzerimde manto var. Minnacık bir arabada, iki kocaman anakucağı arasında oturmak yetmiyormuş gibi üzerimdeki mantoyla dövüşerek kızı emzireceğim. Mantoyu çıkarmaya çalıştım,  yer darlığından beceremedim. Neyse aldım kızı, zor bela emziriyorum. Oğlan kımıldanmaya başladı. “Aman Allah korusun,” dememe fırsat kalmadan o da zırlamaya başladı. Bir elimle anakucağını sallıyorum, ninni falan söylüyorum. Ama çocuk susmuyor, ille kucak istiyor. İyi de nereme alayım onu da? İçimden babalarına söylenmeye başladım. Oğlana susturmaya uğraşıyorum. Yok, mümkün değil susmuyor. Bir kolumla da onu yerinden çıkardım, dizime koydum. Bu sefer kız rahatsız oldu, emmeyi bıraktı ağlamaya başladı. Onu tekrar emzirmeye çalışıyorum, oğlanı omzuma koydum. O da çok acıkmış, deli gibi aranarak ağlıyor. Biberon vermek lazım ama nasıl hazırlayım bu halde biberonu? Kızı kaldırdım, bin bir zorlukla oğlanı emzirmeye çalışıyorum. Bu sefer de kız kudurdu. İçimden söylenmeyi bıraktım dışımdan sövüp sayıyorum. Gözüm de postanenin kapısında, adam bir türlü gelmiyor. İkisi iki taraftan bağırıyor. Cep telefonuma ulaşmaya çalışıyorum. O da mantomun cebinde. Ben de cebin üstüne oturuyorum. Üstümde de iki bebe güreşiyor. O an yapılmayacağı yaptım ve anıra anıra ağlamaya başladım. Anırışım bebelere tam bir “ver coşkuyu” etkisi yaptı. İkisi de daha beter ağlamaya başladı. Bir yandan salya sümük, kocama küfrederek ağlıyorum, bir yandan bebeleri susturmaya çalışıyorum, bir yandan cep telefonuma ulaşmaya çalışıyorum. Baktım bu işin oluru yok, yardım bulayım dedim. Bir de ne göreyim! Postanenin giriş kapısında iki adam konuşuyor. Biri de bizim arabada bir anormallik olduğunun farkında ara ara kaçamak bakışlar atıyor. Camı açabilsem adamı çağıracağım. Ama iki elim de dolu. Dirsekle, ayağımla, dişimle açmaya çalışıyorum, olmuyor. Adam da hâlâ bir bakıyor, bir dönüyor. Bebeleri yerine koymaya çalışıyorum, beceremiyorum. Bir şekilde ulaşmalıyım adama, ama nasıl? Her fırsatta, ne zaman bize dönse, ona doğru “Abiiii bi bakaleee” türünde çığırıyorum ama adam da ayıp olacak diye dikkatli bakmıyor, onu çağırdığımı anlamıyor. Duramadım, biraz geriye kaydım, zor bela ayağımı yukarı kaldırdım, adam bizdenyana dönünce cama ayağımla vurmaya başladım. Bir yandan da “Yardım ediiiiiiiiiinnnn” diye bağırıyorum. Allah’tan adamın kafası dank etti, arkadaşına da g.t kadar arabanın içinde iki bebeyle mücadele halinde olan, hatta ayağıyla camı tekmelemekte olan beni gösterdi, ikisi bir koşarak geldiler. Kapıyı açtılar. Allah’ım nasıl görünüyordum acaba? “Appa buyur” dediler. Ben bir yandan sümüğümü çekerek, “Kardeşim, kocam gitti, gelmiyor, ne olur biriniz çağırın, postanenin içinde” dedim. Adamlar koşar adım gittiler. Ben yine kaderimle baş başa kaldım. İki çığlık çığlığa bağıran bebe kucağımda, gözüm postane kapısında, burnumu çeke çeke koca bekliyorum. Nihayet kocam göründü. Yüzü kıpkırmızı. Burnundan soluyarak geliyor. Haydaaaaaaaaa. Ben bağıracaktım ona, belli ki o bana bağıracak. İyi de ne oldu? Kapıyı açtı, bebelerin bağırışına aldırmadan “Dünyanın parasını ödemek lazım o zımbırtı için. Sigorta parası mı ne istiyorlar. Almıyoruz, eve dönüyoruz. O paraya ben en âlâsından makine alırım” dedi. Ben de bebelerin bağırışına aldırmadan “İyi de makine arkadaşımın. Geri gitmez ki ona. İşim bitince ona geri vereceğim,” dedim. Alırdın, almazdın bir de biz tutuştuk arabada. Bebeler de baygınlık geçirecek artık. Neyse baba makineyi almaya geri gitti. Giderken de birini götürdü. Ortalık biraz yatıştı. Mama hazırladım. Doyurdum bebeleri. Tekrar eve doğru yolculuk başladı. Bebelerim E-5’te ambulans gibi naralar ata ata, şükür Allah’a  eve ulaştık. Yerleri öptüm, yaladım. Bir daha da hastaneye iki kişi gitmek mi? Tövbeler olsun!

Hee süt satma makinesi mi ne oldu? Valla kutusu hiç açılmadı, iade için sahibinin Türkiye’ye dönmesini bekliyor. Çektiğimiz de yanımıza anı oldu.

Paylaş: