Markette, pazarda çocuk bir şey isteyince “Paramız yok, alamayız,” diyen insanlara gıcık olurum. Düpedüz yalan işte. Doldurmuş koca sepeti, bebe iki kuruşluk bir şey istiyor, neymiş efendim parası yokmuş. Bence hem çocuğu yalana alıştırmak bu hem de -açık konuşayım- paramız yok diye bunalıma sokmak. Tabi bir de parayı aşırı derecede yüceltmek. Yani bence çocukla hayatta en sevdiği şey olan çikolatanın, dondurmanın arasına sokulmamalı para. Lanet olası üç kuruş yüzünden dondurmayı yiyemedim dememeli çocuk. Sağlıksız diye yemeyebilir, dondurma hakkı bittiği için yemeyebilir, katkı maddeli diye yemeyebilir, ama üç kuruş yüzünden bu zevkten mahrum kaldığını düşünmemeli çocuk. (Vıyy ne kadar ciddi bir yazı olmaya başladı bu. Hemen toparlıyorum.)

Küçükken annem, babam da bize sık sık paramız yok der miydi bilmiyorum ama şimdi bakıyorum da küçükken hep çok fakir olduğumuzu sandığım geliyor aklıma. Aslında babam devlet memuruydu. Yokluk görmedik şükür. Yani bol da değildi, yok da değildi. Ama niyeyse işte hep fakir sanırdık kendimizi.

Oyunlarımızı düşünüyorum, (hani şimdi diyorlar ya çocuğun hayatının yansımasıdır oyunları) hep fakirdik oyunlarda da yaa. Bir oyunumuzu hiç unutamam. Bir numara küçüğümle oynardık. Oyunun adı “pabuç”tu. Adını da şuradan almıştı: kahramanın (bu bacımdı) ayağına giyecek pabucu yoktu. Annesinden (bu da bendim) pabuç istiyordu, ama annesi paraları olmadığı için alamıyordu. Arkadaşları onun çıplak ayaklarıyla dalga geçmesin diye ayakkabısı olmadığını çaktırmamak için oyunun bir sahnesinde bale yapıyordu zavallı kızcağız. Böyle de saçmaydı işte. Ama acıklı oyunumuzdan öyle etkilenmiştik ki oyunun sonunda ana-kız, şey aman iki bacı birbirimize sarılıp gerçekten ağlamıştık.

Sonra iki numaralı bacımı da hatırlıyorum. Bir ara bakkala bozuk para götürmek istemezdi. Bakkal fakir olduğumuzu sanmasın diye! Ne gariban bir çocukluğumuz olmuş yahu. Bu konuda babamdan değil de annemden şüpheleniyorum. “Aa çok para, o kadar paramız yok / Aa şimdi buna verdiğiniz parayla bak neler yapardık / Aa bu kadar para verilir mi?” tipli cümleleri kesin o kurmuştur.

Tabi yine kendi hayatımdan bir ders çıkarıp çocuklarıma asla ve asla paramız ola ola yok dememeye karar vermiştim. Heyt be, her zamanki gibi başıma ne işler açacağımdan haberim yoktu tabi!

Şimdiye kadar hiç “paramız yok”u oynamadım çocuklarıma. Sağda solda almayacağım bir şey istediklerinde -ki çok istemezler şükür- hep dikkatlerini dağıttım, başka türlü açıklamalar yaptım falan filan. Konuyu hiç paraya getirmedim. Ama bu arada batım ki bebeler para kavramını da öğrenemiyor. Bakkal amca hediye veriyor sanıyorlar her seferinde. Öyle ki “En çok hangi amcanızı seviyorsunuz?” sorusuna “Bakkal amcamızı. Çünkü o bize hep çuku veriyor,” diyorlar.

Bunun üzerine paranın ne olduğunu öğrensinler diye parayı ceplerine koydum. Onlara bir şey aldığımızda “Haydi bakkal amcanın parasını verin,” diyordum. Onlar da ceplerinden çıkarıp veriyorlardı parayı. Çok hoşlarına gidiyordu. Ben de mutluydum tabi. Ama bir de baktım ki bu sefer de tüm paraların bakkal amcaya ait olduğunu sanmaya başladılar. Evde buldukları mangırları ceplerine dolduruyor, sonra da sokağa çıkmaya çalışıyorlardı. Bakkal amcanın parasını verebilmek için!

Bütün malı mülkü bakkal amcaya yedirmemek için kolları sıvadım ben de. Bu sefer de o paranın bakkala ait olmadığını bilakis sabahın köründe kalkıp akşamın bir vaktine kadar babalarının çalışarak kazandığını anlatmaya çalıştım. Her sabah baba işe giderken “Baba işe gidiyor. Para kazanacak” falan dedim. Hey Allah’ım bu sefer de topladıkları tüm paraları babalarına vermeye başladılar. Evde sağda solda nerede para bulurlarsa “Bu para babanın” diye elimden çekip aldılar. “Ulen babanız işte çalışıyorsa ben de evde çalışıyorum. Bu parada benim de hakkım var, hayat müşterektir alooooo” temalı bir konuşma yaptım bebelere. Bu fikre alıştırmak için de “Baba işe gidiyor, bizim için para kazanacak, bize ekmek alacak, baba bizim için çalışıyor” demeye başladım. Bunu da hemen öğrendiler tabi. Evdeki paralar hepimizin, baba bizim için çalışıyor.

Bozuk paraları koyduğum bir çanak var evde. Geçen gün onu içi dolu parayla gördü kız. Sevincinden delirdi. Sanırsın ki Karun’un hazinesi miras kaldı kendisine. “Bissürü paraaa” diye bağırdı. “Evet,” dedim, “Baban bizim için kazandı o paraları.” O akşam babayı parkta bekliyoruz. Babaları köşeden görününce bizim kız ona doğru koşarak bağırmaya başladı “Yaşasıııın, babam geldiiii, bize bissürü bissürü paralar kazandı. Yaşasııın! Bizim bissürü paramız var.” Heyt be, bahse girerim rahmetli Sakıp Ağa görmemiştir böyle tezahürat ömründe. Bebe delirmiş gibi el çırpıyor, bissürü bissürü paralar diye.

İşte o günden beri kızım babasının bissürü bissürü paralar kazandığını bizim de bissürü bissürü paramız olduğunu sanıyor. Öyle ki küçük hanım bir seferinde “Annecim, sana çay hazırlayayım mı?” dedi. “Hazırla annecim” dedim. Nah bu da getirdiği çay:

para çayı

Para çayı demlemiş bana. Her derde şifa. “Bu ne annecim?” dedim. “Bizim bissürü bissürü paramız var annecim,” dedi.

Sonra oğlanla oyun oynuyor. Para oyunu! Nasıl da mutlu. “Bak Ahmiş” diyor, “Bizim bir tır dolusu paramız var.” Var, yalan değil:

para tırı

Dün de bezini açtım ki bir birlik, iki elli kuruşluk. Önce yuttu da çıktı sandım, telaşlandım. İyi de bu kadar parayı nasıl yutacak? Hem kaka filan da yok ortada. Acaba “İki tl yuttu, bozuldu da mı çıktı” diye düşünmeye başladım. Sonra anladım ki ensesinden yuvarlamış paraları bezine. “Niye bezine para attın, annecim?” dedim. “Çünkü bizim bissürü bissürü paramız var,” dedi.

Anlayacağınız kız para yiyip, para içip, para m.çtığımızı sanıyor. “Bissürü para, bissürü para,” diye dolanıyor evde. Bu kızın gidişatından korkuyorum valla. Şimdi onun hayallerini yıkmadan, canını sıkmadan aslında bissürü bissürü paramızın olmadığını, anasının işsiz olduğunu, hatta kredi ödediğimizi, bizim olduğunu sandığı bu evin bile borç olduğunu yani açıkçası paramızın olmadığını nasıl anlatacağım? Acaba devrim yapmayı bırakıp anam babam usulüne mi dönsem? Bilmem ki ne etsem.

Paylaş: