Baktım da günlerdir blogda çiş, kaka muhabbeti döndürmüşüm. Blog blogluktan çıkmış, umumi helaya dönmüş. Bir tek kapıya kolonyalı mendil koyup büyük:1 tl, küçük: 50 kuruş, karışık:1,5 diye tabela asmadığım kalmış. Bu ne yaa. Tiksindim kendimden. Durumu toparlamak için Madam Secce kimliğimle konuşayım biraz istiyorum. Şöyle entelektüel bir yazı yazayım. Yine kültürün, sanatın dibine vurayım. Bu vesile ile sizlere bugün analık konusunda büyük üstadım Büyük Ayı’nın ikinci baskısıyla aramıza dönen yine müthiş bir kitabından söz edeceğim: İşte karşınızda Seninle Ben, Küçük Ayı!

İşte o ikisi!

(Şimdi hemen başta belirteyim. Aslında siz bu resimde ne görüyorsunuz bilmiyorum ama ben anne ile yavru ayıyı görüyorum. Tabi bu göreceli bir durum. Büyük ayı, baba da olabilir, anne de, anneanne de.. Küçük ayıya bakan biri işte. Bende direk anne çağrışımı yaptı çünkü bu ayı sadece çocukla vakit geçirmekle yetinmiyor, evin silinip süpürülmesi, ortalığın toplanması, bebenin uyutulması gibi işler de hep başına kalıyor. Sizi bilmem ama bu evde o işleri yapan ayı ben olduğum için büyük ayıya -müsaadenizle- anne diyorum. Tabi siz ayının cüssesine bakıp, “Bu olsa olsa bizim herif olur” derseniz de siz bilirsiniz.)

Efendim, bu bölüm yine çok tanıdığımız olayları içeriyor: küçük ayı, büyük ayı ile oynamak istiyor ama büyük ayının çok işi var. Hem de ne iş abovvv. Büyük ayının evinin benimkinden bir farkı yok. Ya da şöyle söyleyeyim, benim evin ayı ininden bir farkı kalmamış. Her yer her yerde. Valla abartmıyorum, Benim Evim, Benim Pasağım yarışmama katılsaydı aramızda para toplar haftada bir gündelikçi ayarlardık ona be. Yıkılıyor, yıkılıyor ev. Bildiğiniz gibi değil hani. Ayı da ortalığı toparlayabilmek için bir oraya koşuyor bir buraya. Bu arada bir sayfada da elinde Hamlet var haa. Ayılar için özel baskıdan. Ayı bize “Bakmayın pasaklıyım ama çok da entelektüelim” mesajı vermeyi de ihmal etmemiş. (Benim de özel durumlar için evde bir iki Othello falan bulundurmam lazım. Neme lazım yarın bir gün röportaja falan gelen olursa arka planda dursun. Havalı olur.) Neyse efendim, ayı sağa sola koştururken bebe paçasına yapışıyor anne oyun oynayalım diye. Annesi diyor ki “Yavrum işim var.” Yavru da annesine yardım ediyor. Aferin küçük ayıya. Anasıyla birlikte oyuncaklarını topluyor, su taşıyor, eve odun getiriyor. Anlayacağınız kendisi halk arasında “anası evinde avrat olmuş” denilen türden eli ev işine pek yatkın bir çocuk. Tabi o iş yaptıkça anası da “seninle ben, küçük ayı, bu işi de yaptık, şu işi de yaptık” diye okuyucuya hava atıp duruyor. Yavru bütün işleri bitirince, “Haydi annecim, oyun oynayalım,” diyor. Anası bu sefer de diyor ki “Benim işim bitmedi, sen kendin oyna.” Aslında iş bitti. Ağda mağda yapacak herhalde hâlâ bebeyi başından saldığına göre. Maşallah ayıcık da pek uslu. Benimkilere söylesen bu lafı yerlerde tepinirler be. O hemen kapının önüne çıkıyor. Oynuyor da oynuyor. Sonra anası işini bitirince dışarı çıkıyor. Ohh akşama kadar oynaşıp duruyorlar. E kadının işi bitti tabi. Yemeği de ocağa koydu. Kişisel bakımını da yaptı. Kafası rahat. Ben olsam ben de oynarım.

Kitabı okuyunca içime bir sızı saplandı. Eh ulen dedim, bir şu ayı bak, bir de bana. Bu nasıl evlat yetiştirmek, ağzım açık kaldı vallahi. Bebelerimi kimsenin bebesiyle kıyaslamayı sevmem. Ama elimde olmadan ayının yavrusuyla kıyasladım. Yav bari biri benim böyle olaydı. Bari biri anasına iş yaparken yardım edeydi. Bari biri kendi kendine oyun oynayaydı. Oyyy oy.

Geldiğinden beri sürekli bu kitabı okuyorum bebelere. Zaten bayılıyorlar, sürekli tekraş tekraş istiyorlar. Ben de sık sık okuyorum ki belki kafalarında yer eder, biraz anamıza yardım edelim, biraz kendimiz oynayalım falan derler. Nerde anam nerdeeeeeeeeeee!

Ne zaman işim olsa bebeler anlayıp paçama yapışıyorlar. “Annecim, şimdi oynayamam, çok işim var,” diyorum ikisi de mızırdanıyor. “Haydi birlikte yapalım, eşek kadar oldunuz, biraz ananıza yardım edin,” diyorum ama dinleyen kim? Mesela çamaşır mı asacağım. “Haydi siz bana verin, ben asayım,” diyorum. Oğlan mandalları alıp kaçıyor. Kız çamaşır sepetinin içine girmeye kalkıyor, sepetle devrilip zırlıyor. Bakıyorum asması zor toplayın bari diyorum, aha bu da toplayışları:

çamaşır toplamaca

Ne zaman başka bir odada bir şeyle uğraşmam gerekse, ola ki onlardan da paçamı kurtarmışsam, arkamı döndüğüm an bırakın toplamayı yıkıyorlar bulundukları odayı:

hayır, afet vurmadı, beş dk yalnız kaldılar

Zaten ev işini minimumda yapıyorum. Enfeksiyon kapmayacak kadar temizlesem yeter evi. Günlük hedefim yalnızca yemek pişirmek. Ama orada da yalnız değilim ki. Tamam benimle geliyorlar ama en azından ben yemek yaparken biri patatesi soysa, öteki eti kavursa, imece usulü çıkarsak yemeği ortaya amenna. Benimkiler anca iş üzerine iş çıkarıyorlar başıma. Biri masaya tırmanır, öteki çekmeceleri boşaltır. Bir rahat bırakmak yok anayı.

“Ne işin var len orada?”

“Yavrum yaptığınız banaysa öğrendiğiniz kendinize,” diyorum ama hiç bir işin ucundan tutasıları yok. Tamam işi mişi geçtim, bari kendi kendilerine oynasalar da bana biraz zaman kalsa. Bak küçük ayıya, çıkıyor kapının önüne, buluyor kendine bir oyun, oynuyor da oynuyor. Üstelik tek bebe o. Ben çift doğurdum ki birbirlerine arkadaş olsunlar, birlikte oynasınlar, bana bulaşmasınlar diye. Takdir eden, teşekkür eden kim? Oyunu da benim oynatmamı istiyorlar. Kız  bir elinde tarak öteki elinde arabalarla gelir “Anne gel, kuaför olalım, arabaların saçını tarayalım,” diye. Oğlan oklavayla gelir, “Anne bak kılıç taktım hadi beni prenses yap,” diye. Hayır, oyunlarının da ne başı belli ne kıçı. Absürd absürd şeyler. Sıkılıyorum abi ben böyle absürd oyunlardan. Gidin kendiniz oynayın, elleşmeyin bana diyorum. Ama kime diyorum??

Niye bu bebeler böyle anlamıyorum. İnsanın içinde hiç mi ayılık olmaz yahu? Biraz kendileri çalıp kendileri oynasalar, ben de o sırada işlerimi yapsam, evi temizlesem, yemeği koysam, iki lokma da atıştırsam hatta  bloga yazı filan girsem, sonra da Allah’ın ayısını kıskanmak zorunda kalmasam, nasıl olur ha? Allah aşkına söyleyin, çok şey mi istiyorum? En azından şu kadarını hak etmiyor muyum?

 

Paylaş: