Yasal Uyarı: Bu yazıda yine sizinle Madam Secce kimliğimle konuşacağım. Bu satırları okuduğunuz sırada kafanızda “Ulen Madam Secce de kim?” diye bir soru işareti belirdiyse lütfen öncelikle yazının birinci bölümünü okuyup beş yıldız verin, sonra buradan devam edin.

Şimdi her şeyden önce söyleyeyim, Madam Montessori’nin duvarlarla ilgili olarak “Bırakınız yazsınlar, bırakınız çizsinler” diye bir beyanatı var mı bilmiyorum. Durduk yere kadının günahını almayayım. Ama onun ekolünü takip ettiğini bildiğim bazı yazarlardan evin bir duvarının çocukların özgürce karalaması için ayrılabileceğini okumuştum. Bu yöntemle yine özgürce kendilerini ifade edebilen (nasıl bir ifadedir, ne ifade ediyorlar bilmiyorum ama havalı durduğu için bu kelimeyi kullandım) çocukların öz güvenleri ve zekaları tavan yapıyormuş. Bunu okuyunca “Harika!” dedim ve “Bebelerimin zekası, kişiliği gelişsin de bir değil bin duvar feda olsun” sloganıyla ben de yola çıktım.

Hep dediğim gibi bu eve bebelerimizden hemen önce taşınmıştık. Hatta aklıma geldikçe o taşınmanın stresiyle erken doğum yaptığımı düşünür kendimi paralarım. Neyse, ne diyecektim? Evin boyasına bir kuruş harcatmadım ki bebeler rahatlıkla içine edebilsinler diye. Nasıl olsa batıracaklar, batsın, öyle boyatalım dedim. Ama tabi alın duvarı çizin diye ellerine kalem de vermedim. Bebeler kalem tutmaya başladığı sıralarda evde bir kural vardı: “Duvarlar çizilmez, sadece defter çizilir.” Tabi bir kaç gün anca söktü bu kural. Bebeler duvarlarda çalışmayı tercih ettiler. Anam çığlıklar attı, ellerinden kalemi aldı falan filan ama ben ses çıkarmadım. Zaten çocuklar büyüyene kadar duvarlarımızın kirleneceğini biliyordum. Ama Allah biliyor ya bu kadar da içine edilebileceğinden haberim yoktu. Aha evin son durumu:

“Madam, Allah aşkına söyle, ne olacak bu duvarların hali?”

Evet, tahmin edeceğiniz gibi her şey bir çizikle başladı. İlk çiziği atan kimdi bilmiyorum ama bana cincin kızım gibi geliyor. Büyük ihtimalle çizikten sonra suratıma bakmış, yüz ifademde yaptığı işi onaylayıp onaylamadığımı görmek istemiştir. Ben de “Ulen ne süper anayım, bak çocuklar duvarları çiziyor, ona bile ses çıkarmıyorum, benim gibisi zor bulunur,” edasıyla gülümsemişimdir, bebe de benden aldığı gazla işe devam etmiştir. Sonuçta bir çizik, iki çizik derken duvar ağlama duvarına döndü. Ne zaman görsem ağlayasım geliyor. Bir duvarla kalsak neyse. Önce sadece oyun odasını çizmelerine izin verdim. Sonra baktım ki benim oda da gitmiş. E oraya da izin vereyim bari dedim. Sonra yine bir baktım arka oda da nasibini almış. E ona da izin vereyim bari dedim. Bugün de gördüm ki koridorlar çiziliyor. Bir salonu kurtarsaydım en azından iyiydi ama o da yer yer sanat faaliyetlerine ev sahipliği yapmaya başlamış bile. Tabi bu arada “Duvarlar çizilmez, sadece defter çizilir,” kuralı esneye esne “Kapılar çizilmez, tek duvarlar çizilir”e yerini bıraktı. Bu gidişle bebelerin elinden bir tek tavanı kurtarabileceğim. Gerçi oğlan merdiven dayar oraya da çıkar gibi geliyor bana ama, bakalım.

Peki duvarların bu haline halkın tepkisi ne oluyor? Onu da açıklayayım. Geçenlerde eve uzun zamandır gelmeyen bir arkadaş geldi. Evin halini görünce “Abovvv kız virane olmuş bu ev!” dedi. Sonra başka bir arkadaşım duvarımızı biraz inceledikten sonra “Çizdiler diyordun da ben de ev falan çizdiler sanıyordum. Bunlar resmen çizmiş,” dedi. Evet, henüz ev, güneş filan yok duvarlarda. Açıkçası bebelerim çizemediğinden değil soyut çalışmayı sevdiklerinden. Mesela yukarıdaki resimde bir adet baba gömleği, bir adet dede çorabı, bir adet kuzen donu, yine bir adet de korkunç yengeç var. Siz sanmayın ki bunlar normal çizikler. İnanmayacaksınız ama hepsinin bir anlamı var ve bebelerim sorunca teklemeden hangisinin ne olduğunu söylüyorlar.

Peki halkın tepkisi bu yöndeyken kocamın tepkisi nedir? Açıkçası, adam bana çok kızgın. Önceleri “Silgi süngerle çıkıyor, şekerim, hiç dert etme,” diye adamı teselli ediyordum. Bayram öncesi bir denedik, dünyanın silgi süngeri, hatta duvarın sıvası gitti ama bizim çizikler gitmedi. Şimdi girip çıkıp bana kızıyor, sen alıştırdın bunları diye. Ben de “Şekerim öyle diyorsun ama Picasso’nun anasıyla konuştum geçen. ‘Böyle böyle büyüyecekler, üzülme!’ dedi. O da duvarları çizdirirmiş. Neler çekmiş kadıncağız. Bak Picasso şimdi Picasso oldu, herifin tabloları milyonlarca dolara satılıyor. Üstelik ben Picasso’nun anasından da daha ilgiliyim çocuklarımla. O doğurup doğurup salmış. Bizimkiler kim bilir ne olacak? Köşeyi döneceğiz yakında, hiç dert etme,” diyorum, ama bir yandan da içim içimi yiyor. İnşallah bebeler üstün birer sanatçı filan olur da “Aha bak sayemde oldular,” diye gerinir gezerim. Yoksa bizim adamın elinden kimse alamaz beni! Hakkınızı şimdiden helal edin dostlarım.

 

Paylaş: