Geçenlerde elime bir kitap geçti. Adı Montessori Yöntemiyle Çocuk Yetiştirme gibi bir şeydi. Size de göstereyim diye aradım ama nesli tükenmiş kitabın. Bir arkadaşım sahaflarda bulmuş zaten. Çok faydalandığını söyledi. Ben de atladım. Adı üzerinde, kitapta Montessori yöntemiyle çocuk nasıl yetiştirilir onu anlatıyor. Montessori Eğitimi bir çok yerde karşıma çıkmıştı. Ama oturup adamakıllı okuma şansım hiç olmamıştı. Gerçi yine adamakıllı okuduğumu söyleyemem. Bebeler ulaşmasın diye kitabı yükseğe koymuştum. Nasıl becerdilerse almış, arka kapağı çizik çizik etmişler. Kitabın başına başka bir iş gelmesin diye bir gün bebeler şekerleme yaparken fırsat bu fırsat deyip geçtim başına. Uyanacaklar diye korkuyla tepesinden gözünden hızlı hızlı okudum çıktım. Kitap çok süper değildi, anlatımı çok hantaldı, hatta bir ara kendimi doktora tezi okuyormuş gibi hissettim. O kadar zor bela ilerliyordu ki bir çok yerine sadece göz gezdirdim, kimi yerleri de atladım. Anlatış tarzını hiç beğenmedim ama anlattığı yönteme bayıldım. Bir çoğunuz eminim biliyorsunuzdur ama yine de kısaca değineyim. Montessori Yöntemini, Madam Montessori uzun süre bebeleri doğal ortamlarında inceleyip ederek geliştirmiş. Şimdi size eğitim yöntemini anlatmayacağım, bilmeyenler bir fikir edinmek için şuraya bakabilir. Ben bu yöntemden payımıza neler çıkardığımı anlatacağım.

Efendim, ben serbest olmaya çalışan bir anneyim. Bebeleri sıkı disiplin kuralları içinde boğmamaya uğraşıyorum. Kendilerine zarar vermedikleri sürece elimden geldiğince her şeye izin vermeye çalışıyorum. Atıyorlar, satıyorlar, hopluyorlar, zıplıyorlar, döküyorlar, saçıyorlar… Anam bu yaklaşımımı pasaklılık olarak yorumluyor ama ben öyle düşünmüyorum. Bebelerin kendine güvenlerinin, zekalarının böyle böyle gelişeceğini okudum. Nankör ev işleri yüzünden de bebelerimi kısıtlamaya, beyinlerini sınırlandırmaya, kendimi de germeye hiç niyetim yok. O yüzden evim her daim saldım çayıra, Mevlam kayıra modunda.

Montessori yöntemi de benim bu yaklaşımımı destekliyor. Hatta benden de ileri giderek evde her şeyi çocuk merkezli kurun, diyor. İki yaşından itibaren bu yöntemin uygulanabileceğini, çocukların bir an önce kendi işlerini kendileri yapmaya başlatılması gerektiğini, biz büyüklerin görevinin onların işlerini yapmak değil onlara yardımcı olmak olduğunu söylüyor. İşte bu son cümleciğe bayıldım! Hazır bebelerim de iki yaşına gelmişken onları Madam’ın kollarına bırakırsam işlerini yapmaktan kurtulacaktım. Onlar kendi işlerini kendileri yaparken ben de Madam Secce modunda kahve içip salınacaktım. “Ya Allah bismillah” deyip Madam’ın tarifiyle evimi çocukevi kıvamına getirmeye giriştim.

İlk maddemiz çocukların yiyeceklere kendi kendilerine ulaşabilmeleriydi. Buna göre bebeler acıkınca buzdolabını kendileri açabilecek, yemek istediklerini kendileri yiyebilecekti. Öyle “Aman kızım bak lokma arkandan ağlar,” “Koş oğlum bak sen yemezsen kuçu yer,” “Hadi bir tane de annecik için ham yap,” diyerek bebelerin peşinde koşmak yok. Süper fikir! Bizim ev zaten daima açık büfe. Yerlerde kuru üzümler, coco popslar, cevizler, salatalıklar… gırla gidiyor. İsteyen istediğini yiyor.  Hatta bir gece kız yanımda yatıyor, sağına dönüyor şakır şukur bir ses çıkarıyor, soluna dönüyor uyumaya çalışıyor, derken yine sağına dönüyor yine bir şakırtı şukurtu. “Lan bu ne yapıyor?” dedim, baktım ki bir ayva bulmuş yatakta, sağa dönüp onu kemiriyormuş, sola dönüp çiğniyormuş. Bilmem evin halini özetlemeye yetti mi? Ben yine de olur ya uzanamazlar diye yukarılardaki yiyecekleri uzanabilecekleri yerlere koydum. İşte sonucu:

Gördüğünüz gibi Madam görse benimle gurur duyardı. Tabi ben bu sahneyi görünce Madam Secceliği bir tarafa bırakıp Secce Bacı kimliğimle iyi bir çemkirdim bebelere. Ekmekleri de toplayacağım diye canım çıktı.

Geçelim ikinci maddeye: Buna göre bebelerin giyecekleri yine bebelerin uzanabilecekleri bir yerde olacak. Böylece bebeler seçip istediklerini giyecekler. Giymediklerini kaldıracaklar. Böylece hem seçme özgürlükleri olacak hem de giyinip soyunurken vakit geçireceklerdi. Ben de üstlerini giydirmek için onlarla güreşmek zorunda kalmayacaktım. Fikir süper! Buyurun bu da uygulaması:

Gördüğünüz gibi yavrum bir türlü ne giyeceğine karar verememiş, evi çarşamba pazarına çevirmiş, sonra bu oyundan da sıkılıp araba sürmesine devam etmiş.

Gelgelelim çocukevi oluşumu için son maddeye: Buna göre de çocuklara ait araç gereçler yine çocukların uzanabilecekleri yerlerde olacak. İstediklerini alıp oynayacaklar. Oyuncak sepeti kullanmak yok. Görüp ne istiyorlarsa onu seçecek, oynayıp kaldıracaklar. Ben de hemen koşup kitaplığımın alt katını boşalttım, oyuncaklarını dizdim. Emzirme koltuğumun ayak kısmını aldım, oğlan için üstü açık otopark haline getirdim. Kitapları için de ufak bir kitaplık ayarladım. Nah bu da sonucu:

Sevinç çığlıkları atarak ne var ne yok ortaya döktüler. Döktükleri kaldırsınlar diye yalvarmaktan geberdim ama ne yazık ki çocuklar henüz o konuya gelemediler.

Şimdi kafama takılan birkaç soru var. Çok sevgili Madam bu yöntemi geliştirirken kaç hizmetçiyle çalışmış acaba? Bebelerim bir sonraki aşamaya geçip döktükleri ne zaman toplamayı öğrenecekler acaba? Bu dağınıklığın bir çözümü vardı da ben mi atladım kitapta acaba? Yine sevgili Madam “Atım at olana kadar sahibi mat olur,” atasözünden ne kadar haberdarmış acaba?

Madamlık günümün sonunda dökülenleri toplamaktan canım çıktı. “Ben bu evin madamı mıyım, hizmetçisi miyim?” diye çok köpürdüm. Acaba dedim yanlış madama mı oynuyorum? Madam Tussoluğa soyunup bebeleri balmumundan heykel kıvamına soksam daha rahat bir hayatım olmaz mı?

Paylaş: